Yaşam aslında bir dene me-yanılma sürecidir. Oscar Wilde'ın dediği gibi, "deneyim, herkesin hatalarına taktığı addır." Yani yaşam da aslında bilim gibi sürekli bir deneme, yanılma, tekrar deneme tekerlemesidir. Yaşamın bu belirsizliği çok erken çağlarda insanları ürkütmüş, güvenilecek bir durağanlık aramaya itmiş, insan da bunu kendi hayal gücünde bulmuştur: İnsan kendinde olmasını istediği özellikleri hayal gücünün yarattığı varlıklara yakıştırmış ve onlardan medet ummuştur!
7. yüzyılda yükselen Müslüman fetihleri dalgası eskiden adı sanı duyulmamış olan çöl kabilelerine beraberinde çok kültürlülük ve servet getirdi. 9. yüzyılda esasen Abbasiler öncülüğünde, önce Bağdat'tan başlayıp bütün Müslüman dünyasına yayılan inanılmaz bir bilim ve sanat genişlemesi gerçekleşti.
20. yüzyıl, tüm dünyada tersine ne yazılırsa yazılıp söylensin, eğitimin temel amacının eleştirel düşünebilen bireyler olması gerektiği kavramından büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Televizyon ve sinemalarda gösterilenler toplumun aklına değil ilkel hislerine hitap edenlerden oluşmağa başlamıştır. Bunun nedeni basittir: İlkel hislere teslim olmak çok zor bir san'at olan eleştirel düşünceyle uğraşmaktan kolaydır. Halk ilkel hislerine hitap edenleri tercih eder: İster televizyondaki beyinsiz Amerikan "komedileri" olsun, ister aynı beyinsizlikteki şiddet filmleri olsun, ......
Eskiden, bilim yaşamın içine bu kadar girmemişken, hele hele sıradan insanın yaşamını tehdit etmezken, bu o kadar önemli değildi. Bilimi bir "acaib-ül mahlukat ve garabet" esprisi içerisinde ilginç bulanlar pek çoktu.
Dinsel inançlarını bile sarsan jeoloji ve biyoloji gibi bilimler, her şeye rağmen insanların ilgisini çekiyordu.