"Evet, sizin kadar insan değilim! Eğer gözlerim beni aldatmıyor, hislerim beni yanıltmıyor ise gördüğüm kadarıyla siz müthiş bir acı çekiyordunuz. Şayet yanaklarınıza sızan damlacıklar, yağmur damlaları değilse gözyaşlarınız olmalı. Duygusuzluğun bir ihtiyaç gibi dayatıldığı şu mekanik çağda ağlayabiliyor, acı çekebiliyor olmanız ne fevkalade ne olağanüstü bir nitelik.”
Yeryüzünde adalet yok! Zira adalet; üst sınıfta bulunanların, alt tabakadakilerin dizginlerini ellerinde tutmak için uydurduğu bir kavramdan ibarettir. Sadece alt tabakadaki insanların arasında adaletin sağlanması; yine yalnızca alt tabakadakilerin, kavramın mevcudiyetine olan inançlarını sağlamlaştırmak için düzen sahipleri tarafından gerçekleştirilen bir takım illüzyonların olduğunu açıkça gösteriyor."
Modern çağın efendileri, ilkel çağın efendilerine nispeten daha vahşi! Umut ve korku okyanuslarının derinliklerinde boğulurken, kendimizi sığ sularda yüzdüğümüzle, yakın zamanda karaya çıkacağımızla kandırıyoruz. Hepimiz kargaşanın, çatışmanın olmadığı bir dünyada hayatın; tatsız, alelade, renksiz ve sessiz olacağı düşüncesine inandırıldığımız için, yaşamlarımızın kasvetli ruhsal bir buhran hastalığına yakalanma korkusuyla yetiştiriliyoruz. Psişik buhranların meydana gelme korkumuzdan dolayı; renksiz hayatımızı renklendirmek için, yeryüzünü masumların kırmızı kanıyla boyayarak, sükûtu ortadan kaldırmak için, kulaklarımızı mazlumların çığlıklarıyla doldurarak, eğlence merkezleri inşa etmek için, doğayı katlederek, ağızlarımızı tatlandırmak için, işçi ve emekçinin hakkını sömürerek, kargaşa ve çatışmalara çanak tutuyoruz. Bizler kendi türümüzün ve kendi dışımızdaki türlerin başına gelmiş en büyük felaket, elimizin uzandığı her yere dehşetle yıkım götüren vahşileriz! Halkın büyük çoğunluğu karanlıklarda yaşamaya mecbur edilirken, aydınlarımız ellerindeki meşalelerle karanlığı def etmek yerine, kendi kabuğuna çekilip ölü sessizliğine gömülmüş…”