Zaman… ‘en iyi uşağı zamandır ölümün.’ İhtiyar adamın çatlak, kuru dudaklarından böyle dökülmüştü bu üzerine kafa yorulduğu, kendinde azıcık da olsa ahenk barından cümle. Seninle ilk karşılaşmamızdan gidişine dek zaman su gibi akıp geçti. Fakat gidişinle birlikte yaramaz iki çocuk gibi birbirini durmadan kovalayan akrep ve yelkovan büyüklerinden azar işitmişçesine suratlarını asarak, tüm neşelerini yitirerek mıhlanıp kaldılar adeta. İnsan sevinçliyken sessiz sedasız, hissettirmeden, usul usul akarken zaman, üzüntülüyken nasıl da gürültülü bir biçimde varlığını duyumsatarak ıstırap dolu işkenceleri uzattıkça uzatıyor.
Var olmanın dayattığı yaşamın tatsızlığı o denli iştahımı kaçırıyor ki; ölümün yok edici açlığını çekiyorum. Uzun zamandır tek eylemi eylemsizlik olan günlerin çıldırtacak raddeye varan tekdüzeliği içinde varlığımı sürdürüyorum. Yaşayamamış olmanın hıncıyla matadorun elindeki muletaya saldıran kızgın bir boğa gibi saldırıyorum uykuya. Dış âlemle ilişiğimi kesen, tek kaçış yolu olan uykuda bile huzuru bulamıyor, gayri ihtiyari o manasını bir türlü çözemediğim, zehirli bilinçaltımın yazdığı senaryoyu oynayan kabuslara yakalanıyorum.
İkimiz de hayattaydık ve yaşamıyorduk! İkimiz de dış dünya ile bağlarımızı koparmış, hayatı yalnızca düşlerimizde ve düşüncelerimizde yaşıyorduk. İkimiz de çılgınca ölümü arzuluyorduk. Fakat insan; her ne denli ölümü arzularsa arzulasın ve hayat ne denli çetin acılarla, güçlükler ve olumsuzluklarla dolu olsa da yaşamın en büyük cazibesi olan ‘yarın’ karşısında yenik düşüyor hep.