İkimiz de hayattaydık ve yaşamıyorduk! İkimiz de dış dünya ile bağlarımızı koparmış, hayatı yalnızca düşlerimizde ve düşüncelerimizde yaşıyorduk. İkimiz de çılgınca ölümü arzuluyorduk. Fakat insan; her ne denli ölümü arzularsa arzulasın ve hayat ne denli çetin acılarla, güçlükler ve olumsuzluklarla dolu olsa da yaşamın en büyük cazibesi olan ‘yarın’ karşısında yenik düşüyor hep.
Eskiden kendi kendime milyonlarca insan bunca sefalet, şiddet, acı, kan ve gözyaşına rağmen nasıl olur da hâlâ başkaldırmadan yaşamını sürdürebiliyor? Diye kafam zonklayıncaya dek düşünür fakat bir türlü işin içinden çıkamazdım. Ama artık, şimdi berrak suların içinde yüzen balıkları rahatlıkla seyreden biri gibi biliyorum. Mütemadiyen acı çeken insan bir süre sonra acıya karşı bağışıklık kazanır ve böylelikle duyarsızlaşır. Bu durum sadece acı için değil insanın maruz kaldığı her türlü duygu ve olguda da böyledir. Eğer köle olarak doğmuş biri ömrü boyunca köle olarak kalacağının ve yine köle olarak öleceğinin bilgisini kendinde taşıyor ise bir gün mutlaka içine hapsolduğu aşağılık durumdan kurtulmak için hayatı pahasına olsa bile isyan başlatıp, başkaldırır. Bunun bilincinde olan modern çağın efendileri; köle olarak doğan birinin kulağına, eğer itaat ederse bir gün mutlaka kendisinin de efendi olabileceğini süslediği rol modellerle, medya aracılığıyla fısıldar. Efendi olma ve hükmetme arzusu kölenin duygu ve düşüncelerini öylesine köreltir ki bütün bir ömrünü efendilerine seve seve köle olarak geçirir.
“Fakat ruhunuz acı çekiyor. Tıpkı savaşın ortasında yavrularının ölümünü seyreden bir baba gibi acı çekiyorsunuz. Ruhunuz o denli korkunç bir acı içinde kıvranıyor ki neredeyse gözlerinizden taşacak. Bilir misiniz? Bir canlının gözlerine bakarak onun ruhunun en derinliklerine dek inebilirsiniz. Zira gözler; haritasıdır insan yüreğinin. Işıkta bir kristal gibi parlamıyorsa göz bebekleri bir insanın, dudakları ardına kadar genişleyip açılsa da o insan gülmüyordur. Sizin göz bebekleriniz adeta sütten kesilmiş iştahlı bir bebeğin gözleri gibi. Bir tavşan gibi ürkek ve kaygılısınız. Hayır! Siz incitmek değil, incinmekten korkuyorsunuz.”
“ Zengin muhitinde yaşam nasıl da huzur kokuyor. Her birinin yüzünde canlı ifadeler ve farklı anlamlar yüzüyor. Hayvanları bile huzur içinde… Oysa yoksul muhitindeki insanlar için haftanın başı ya da sonu bir anlam ifade etmiyor. Her sabah çileli bir güne uyanmanın verdiği usançla açıyorlar gözlerini. Çoğu çocuklar babalarının yüzünü görmeden uyuyup, uyanıyor. Bu ne rezil bir devrandır ki çocuklar babalarının, babalar çocuklarının yüzüne hasret… içlerinden her kime çarpsa gözlerim, hepsinin yüzünde aynı bıkkınlık, aynı acı, bitkin, kaygı dolu ifadeler ev sahibi gibi oturmuş kalkmak bilmiyor. Sokaklarındaki hayvanlar da tıpkı onlar gibi, tedirgin, ürkek, yaralı…”