Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın’da Doğu ve Batı edebiyatının en temel taşlarından iki büyük efsaneyi —Batı’nın babasını öldüren Oidipus’unu ve Doğu’nun (Şehname) oğlunu öldüren Rüstem’ini— modern Türkiye’nin sosyopolitik fonunda, 1980’lerden günümüze uzanan bir kuyu kazma hikayesiyle birleştiriyor. Romanı bu denli sarsıcı yapan şey de tam olarak bu: Karakterlerin kendi özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sanırken, aslında görünmez, melankolik bir iplikle o antik efsanelerin kaçınılmaz kaderine doğru sürüklenmeleri.
1. Çıraklık, Kuyu ve Vicdanın Ağır Yükü
Romanın ilk bölümü, okuyucunun boğazında bir yumru, içinde bitmek bilmez bir vicdan azabı bırakıyor. Genç Cem’in, kendisine hem usta hem şefkatli bir baba olan Mahmut Usta’yı o karanlık kuyunun dibinde bırakıp İstanbul’a kaçması, insanın en karanlık ve ilkel korkularından birini tetikliyor: Hata yapmak ve sorumluluğundan kaçmak. Pamuk, kuyuyu sadece su aranan fiziksel bir boşluk olarak değil; suçluluğun, tarihin, unutulmak istenen sırların ve bilinçaltının derin bir sembolü olarak kurguluyor. Cem’le birlikte okuyucu da o vicdan azabını sırtlanıyor ve onunla birlikte büyüyor.
2. Birey Olma Çabası ve "Baba" Gölgesinin Eziciliği
Roman boyunca bizi en çok sıkıştıran ve sorgulatan tema, otorite ile birey olmak arasındaki o ezici çatışma. Cem’in hayatı, biyolojik babasının eksikliği, Mahmut Usta’nın mutlak itaat bekleyen eski usul koruyuculuğu ve son olarak kendi oğlu Enver’in isyanıyla şekilleniyor.
Enver’in babası Cem’e yönelttiği o can alıcı soru, aslında modern insanın en büyük çıkmazı: "İtaatkâr bir oğul olursam, Avrupai bir birey olamam. Avrupai bir birey olursam da, bu sefer itaatkâr bir oğul olamam." Kitap, ne kadar özgürleşirsek özgürleşelim, o "baba gölgesinden" ve otorite ihtiyacından tamamen kaçamayacağımızı