Firdevs Çelik Öztayşi

Firdevs Çelik Öztayşi
@Firdevscelik
Çay,kahve ve de kitaplar
Erzurum
51 okur puanı
Mart 2016 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
9/10
·293 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 23:05
Hamnet’i okurken insan kendini sadece bir okur gibi hissetmiyor. Yazarın kurduğu atmosfer o kadar güçlü, detaylar o kadar canlı ki, yer yer kendinizi Agnes’ın yanında, Judith’in başucunda beklerken buluyorsunuz. O veba bulutu kasabanın üzerine çöktüğünde, odadaki o ağır ve çaresiz havayı soluyor; iki çocuktan hangisinin öleceğini bilemeyen bir annenin göğsündeki o sıkışmayı kendi kalbinizde hissediyorsunuz. Kitabın en büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor: Sizi mesafeli bir gözlemci yapmıyor, acının tam ortasına bizzat bırakıyor. Yaşanan evlat acısı, sayfaların arasından sızıp okurun ruhuna dokunan, yer yer nefes kesen derin bir sızıya dönüşüyor. Romanın kalbi şüphesiz Agnes. Doğayı, bitkileri, insanların ruhundaki gizli kıvrımları sezen bu sıra dışı kadın, hayatı boyunca her şeye şifa bulabilirken ölüm karşısında çaresiz kalmanın en ağır kırılmasını yaşıyor. O’Farrell, Agnes’ın yasını o kadar çıplak ve dürüst anlatıyor ki, bir annenin çocuğunun kıyafetlerine sarılışını, onun yokluğuyla her gün yeniden yıkılışını okurken duyulan o derin acı, evrensel bir insanlık trajedisine dönüşüyor. Londra’da bir tiyatro sahnesinde yankılanan o deha, kasabadaki bu sessiz ve devasa yasın yanında adeta küçülüyor. Kitabın son bölümlerine doğru ilerledikçe okur olarak hissettiğimiz o ağır hüzün, Londra’daki The Globe Tiyatrosu’nun ahşap zemininde muazzam bir katarsise (arınmaya) ulaşıyor. Agnes ile birlikte sahne kenarına tutunup oyunu izlerken, edebiyat tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Hamlet’in aslında ne için yazıldığını keşfediyoruz. O’Farrell’ın paylaştığı o muhteşem final sahnelerinde anlıyoruz ki; ortada ne bir saygısızlık var ne de hatırayı kirletme çabası. Karşımızdaki şey, suçluluk duygusuyla ve evlat sevgisiyle kavrulan bir babanın, sanat aracılığıyla
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,3bin okunma
Reklam
8/10
·211 syf.··
2026 1. kitabı
·
4 saatte okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 17:24
Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın’da Doğu ve Batı edebiyatının en temel taşlarından iki büyük efsaneyi —Batı’nın babasını öldüren Oidipus’unu ve Doğu’nun (Şehname) oğlunu öldüren Rüstem’ini— modern Türkiye’nin sosyopolitik fonunda, 1980’lerden günümüze uzanan bir kuyu kazma hikayesiyle birleştiriyor. Romanı bu denli sarsıcı yapan şey de tam olarak bu: Karakterlerin kendi özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sanırken, aslında görünmez, melankolik bir iplikle o antik efsanelerin kaçınılmaz kaderine doğru sürüklenmeleri. 1. Çıraklık, Kuyu ve Vicdanın Ağır Yükü Romanın ilk bölümü, okuyucunun boğazında bir yumru, içinde bitmek bilmez bir vicdan azabı bırakıyor. Genç Cem’in, kendisine hem usta hem şefkatli bir baba olan Mahmut Usta’yı o karanlık kuyunun dibinde bırakıp İstanbul’a kaçması, insanın en karanlık ve ilkel korkularından birini tetikliyor: Hata yapmak ve sorumluluğundan kaçmak. Pamuk, kuyuyu sadece su aranan fiziksel bir boşluk olarak değil; suçluluğun, tarihin, unutulmak istenen sırların ve bilinçaltının derin bir sembolü olarak kurguluyor. Cem’le birlikte okuyucu da o vicdan azabını sırtlanıyor ve onunla birlikte büyüyor. 2. Birey Olma Çabası ve "Baba" Gölgesinin Eziciliği Roman boyunca bizi en çok sıkıştıran ve sorgulatan tema, otorite ile birey olmak arasındaki o ezici çatışma. Cem’in hayatı, biyolojik babasının eksikliği, Mahmut Usta’nın mutlak itaat bekleyen eski usul koruyuculuğu ve son olarak kendi oğlu Enver’in isyanıyla şekilleniyor. Enver’in babası Cem’e yönelttiği o can alıcı soru, aslında modern insanın en büyük çıkmazı: "İtaatkâr bir oğul olursam, Avrupai bir birey olamam. Avrupai bir birey olursam da, bu sefer itaatkâr bir oğul olamam." Kitap, ne kadar özgürleşirsek özgürleşelim, o "baba gölgesinden" ve otorite ihtiyacından tamamen kaçamayacağımızı
Kırmızı Saçlı KadınOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202462,1bin okunma
Balıkçı Ve Oğlu
3/10
·140 syf.··
2023 1. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 01 Nisan 2023 11:22
Livaneli bu kitabında çok büyük bir sorun haline gelen göçmenliği ele alıyor.Korumasız bir şekilde hayatları pahasına bindikleri botları,aslında hiç olmayan can yeleklerine değiniyor,denize nasıl patır patır düştüklerini ve kaçmaktan başka çareleri olmadıkları için bunu göze alarak nasıl yola çıktıklarını anlatıyor.Göçmenler arasında bile ayrım yapıldığını Afganların oturma izni alamayıp çocuğunu bir sahil kasabasındaki Mustafa ve Mesudeye emanet eden Afgan bir kadının çaresizliğini anlatıyor.Yazar aynı yerde Suriyelinin oturma izinleri alabildiklerine de değinmeden edemiyor.Yani bütün göçmenler eşit değildir,bazı göçmenler daha eşittir. Hepimizin bildiği hepimizin en az konuşabileceği düzeyde mülteciliği anlatan bir kitap,çok daha farklı boyutlarda incelenebilirken kolaya kaçılmış.
2022 Okuma Raporları
Balıkçı ve OğluZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 202436,5bin okunma