Agnes'ın çocuğu, kızı, minicik doğan bebeği bir sandalyeye oturmuş. Agnes buna hâlâ inanamıyor. Judith'in yüzü solgun ama gözleri canlı ve tetikte. Zayıf ve güçsüz ama et suyuna çorba içmek için gözlerini annesine dikerek ağzını açıyor.
Agnes oğlunun yanında oturur, titreyen vücudunu tutarken ikiye bölünmüş gibi. Kızı kurtulmuş; bir kez daha onlara bağışlanmış. Ama buna karşılık, Hamnet onlardan alınacakmış gibi görünüyor.
Oğluna bağırsak temizleyici bir şey içirmiş, biberiyeli ve naneli jöle yedirmiş. Judith'e verdiği her şeyi ve daha fazlasını vermiş ona. Ortası delik bir taşı yastığının altına koymuş. Saatler önce, Mary'den kurbağayı getirmesini istemiş ve bir çarşafla Hamnet'ın karnına bağlamış.
Hiçbiri onu geri getirmemiş; iyileştirememiş. Agnes bütün umudunun delik deşik bir kovadan akan su gibi akıp gittiğini hissediyor. Aptalsın, diyor kendine, salaksın, körsün, budalanın tekisin. Başından beri Judith'i koruması gerektiğini zannederken, esas gidecek olan Hamnet'mış meğer. Kader ona nasıl böyle acımasızca bir tuzak kurabilir? Yanlış çocuğa odaklanmasını sağlayıp o başka yere bakarken uzanarak nasıl öbür çocuğunu alır?
Olanlara inanamayarak, büyük bir öfkeyle bahçesini, tozlar, iksirler, yapraklar, sıvılarla dolu raflarını düşünüyor Agnes. Ne işe yarıyor ki bütün bunlar? Ne anlamı var? Yıllar yılı o bitkilere bakmış, yabani otları yolmuş, budamış, toplamış. Çıkıp o bitkilerin hepsini köklerinden koparmak ve ateşe atmak geliyor içinden. Aptal, işe yaramaz, çokbilmiş Agnes. Kendi bitkilerinin bununla baş edeceğini nasıl düşünebilmiş?
Oğlunun vücudu cehenneme düşmüş işkence çeker gibi. Eğilip bükülüyor, kasılarak kıvranıyor. Agnes artık yapabileceği bir şey kalmadığını anlamaya başlıyor. Oğlunun yanında kalıp onu rahatlatmak için elinden geleni yapabilir ama bu