"Agnes," diyor Mary, oğlu kolunu hırsla çekerken, "eminim sen de benimle aynı fikirdesindir. Gidemez. Böyle çekip gidemez."
Penceredeki Agnes nihayet onlara dönüyor. Sincabı hâlâ ellerinde tuttuğunu görmek Mary'yi kızdırıyor. Hayvanın kuyruğu Agnes'ın elinde kayarak parmak aralarından geçiyor; siyah benekli altın boncuklara benzeyen gözleri Mary'de sabitleniyor. Agnes'ın çok güzel parmakları olduğunu görmek Mary’nin canını sıkıyor. Uçlara doğru incelen, beyaz, uzun ince parmakları var. Agnes’ın çarpıcı bir kadın olduğunu kabullenmek zorunda. Ama insanı rahatsız eden, tuhaf bir güzelliği var: siyah saçları bal rengi ve yeşil karışımı gözleriyle uyumsuz, teni sütten daha beyaz, dişleri düzgün ama tilki dişi gibi sivri sivri. Mary gelinine uzun uzun bakamıyor, onunla göz göze gelemiyor. Bu yaratık, bu kadın, bu elf, bu cadı, bu orman perisi –çünkü öyle, herkes öyle diyor, Mary de bunun doğru olduğundan emin– oğlunu büyüleyip kendine bağlamış, tuzağına düşürüp onunla birlikte olmuş biri. Mary bunu asla affetmeyecek.
Mary bu kez Agnes’tan medet umuyor. Bu konuda mutlaka güç birliği yapacaklar. Gelini bu konuda mutlaka onun tarafını tutacak, oğlunu yanlarında, evde, güvende, gözlerinin önünde tutmayı isteyecek.
“Agnes,” diyor Mary, “bu konuda hemfikiriz, değil mi? Bunlar bir temeli olmayan budalaca planlar. Burada, yanımızda kalmalı. Bebek doğduğunda, burada olmalı. Onun yeri senin ve çocuklarının yanı. Burada, Stratford’da bir iş kurmalı. Böyle çekip gidemez. Değil mi? Agnes?”
Agnes başını kaldırınca, şapkasının altından bir an yüzü görünüyor. Yüzünde en esrarengiz, en delirtici tebessümü belirirken, Mary kalbinin teklediğini hissederek nasıl bir hata yaptığını, Agnes’ın asla kendisinden yana olmayacağını anlıyor.
“Onu istemediği bir yerde tutmak için,” diyor Agnes uçarı,