Selçuklu camileri kare şeklindeydi. Hadis-i Şerif’te “İnsanlar
ezan okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevabını bilselerdi,
sonra bunları yapabilmek için kura çekmek zorunda
kalsalardı, mutlaka kura çekerlerdi.”(124) denildiği için öndeki insanlar
daha fazla sevaptan faydalansınlar diye o dönemin camileri
bu biçimde yapılmıştır. Osmanlı’ya gelince onlar da ataları
gibi camilerde kare sistemine geçti. “Bununla beraber, doğu da
Allah'ın, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz dönün, orası
Allah'a çıkar. Şüphe yok ki Allah(ın rahmeti) geniştir, O, her şeyi
bilendir.”(125) ayeti gereğince, onlarda camileri kare yaptı.Aslına
bakılırsa ikisi de doğrudur. İşte tarikatla marifet arasındaki ve
marifetle hakikat arasında nüans da böyledir. Ben, Allah’ı beni
yaratan olduğu, bana merhamet ettiği, beni kötülüklerden alıkoyduğu,
cehennem ateşinden koruduğu için seviyorum. Kur’an’da
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de arkasından
yedi deniz daha kendisine destek olduğu halde mürekkep
olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (nimetleri) yazmakla tükenmez.
Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”(126)
deniyor. Buradan şunu anlıyoruz tüccarın düşüncesinde binyıllık nafile ibadeti sevabı var ise, aşığın düşüncesindeki Allah’ın
sevabı, nimeti ve lütfu denizler mürekkep, ormanlar kalem olsa da
bitmez.