“Aşk mülkiyetçi olmamalı.” diyordum, çünkü aşkın mülkiyetini kullanıyordum. Seni tanıdıktan ve sevdikten sonra bile, itiraf edebilirim ki, ihanet ettim sana. Bilmiyordun bunu. Şimdi de sana iyilik olsun diye söylemiyorum, işime geliyor. İhanet ettim sana, çünkü başkasını seviyordum: Çünkü kendimi seviyordum. İnsan aşkı hep mülkiyetçidir.
Uzak kaldıkları tarihi yakalamakta acele etmeyen halklarda insaniyet kalıntıları bulunur ancak. Ulusların artçılarıdır, tasarı eğilimi akıllarının köşesinden geçmez, modası geçmiş meziyetlerini işlerler, eskimişliği bir vazife gibi benimserler.
Kendimize mahkûm kılınmamızla birlikte dengesizliğimiz arttı. Kendine olan saplantıdan kurtulmaktan daha acil bir zaruret yoktur. Peki ama bir sakat, bizzat özündeki zaaf olan sakatlığı yokmuş gibi davranabilir mi? Devasızlık mertebesine terfi etmişizdir; elemli maddeyiz, uluyan teniz, çığlıkların kemirdiği kemikleriz; bizzat sessizliklerimiz ise boğuk hıçkırıklardan ibaret. Tek başımıza, varlıkların artakalanından çok daha fazla acı çekeriz; gerçeği ayaklar altına alan ıstırabımız ise, onun yerine geçer, onun yerini tutar; öyle ki, katiyetle acı çeken kişi katiyetle bilinçli olur; dolayısıyla, acı ile bilinç gibi birbirine bağlı olan dolaysız ile gerçek bakımından tamamen suçludur.
Meridyen dairesinin doruk noktası Kudüs’ün üstünü örttüğünde ufka ulaşmıştı güneş de;
Karşı dairede yol alan geceyse uzayınca elinden düşen Teraziyle birlikte Ganj’dan çıkmaktaydı,
Ve bulunduğum yerde güzel Aurora’nın pembe beyaz yanakları turuncuya çalıyordu yaşı ilerledikçe.
Deniz kıyısındaydık biz yine, gideceği yol aklından çıkmayan yüreğiyle yürüyüp, bedeniyle duran bir yolcu gibi.
Gün ağarırken batıda, denizden yükselen yoğun sisin arkasında Mars nasıl kızıla çalarsa, o sırada, erişilmez bir hızla denizden öyle bir ışığın geldiğini gördüm, şimdi de görebilsem keşke.