Bu kitabı okumaya başladığımda açıkçası biraz önyargılıydım. Kaç kere elime alıp tekrar yerine koyduğumu bile bilmiyorum. Okumaya başlarken beklentim çok da yüksek değildi. Bitirdiğimde ise okuduğuma hiç pişman olmadım.
Genel olarak kitap beş adet öyküden oluşuyor. Beş öykünün de ortak özelliği ölüm ile son bulmasıydı. Bu bakımdan Rasim Özdenören'in "Çok Sesli Bir Ölüm" adlı kitabına benzettim. Ay Işığı Sokağı'nı sevenler bu kitabı da severek okuyacaktır.
Bu hikayelerin içinden en çok Leporella' yı severek okudum. Patronuna olan sadakati yüzünden olmadık şeyler yapan Crenscenz'i adeta yanımdaymış gibi hissettim. Yazarın tahlilleri Crenscenz'in zihninin karanlıklarına yolculuk yaptırırken itici gülümsesine dair tasvirleri de irkilmenize sebep oluyor desem yalan olmaz.
Her hikayenin ben de hissettirdiği ise yarım kalmışlık hissi oldu. Çoğunluk kitabı beğenmediği için bir önyargıya kapıldım ama düşündüğüm kadar kötü değildi. Bence şans verilmeli.
Biz insanlar, üstesinden gelemediğimiz her şeyin sorumluluğunu başka başka bir şeye yıkmaya ne kadar da meyilliyiz.Sorumluluğu üzerimize almaktansa, bir başkasını suçlamak, bir “günah keçisi” bulmak, bize çok daha kolay gelir. Belki de çok küçükken öğreniriz bu davranışı. Salonda deli gibi oyun oynarken birden ortadaki masaya çarpıp hüngür hüngür ağlamaya başlar çocuk. Çocuğunun feryatlarına dayanamayan anne tekme tokat masaya girişir, yavrucuğuna da "ah yap yavrum ah yap masaya" diye söyler çocuğuna . Halbuki kimse de demez çocuğuna "Kendi dikkatsizliğin yüzünden canın yandı. Artık daha dikkatli ol." diye.
Büyüdükçe suçu başkalarının üstüne yıkmaya alışırız. Çoğu zaman şeytana. "Şeytana uymak" diye bir deyim bile var. Peki kim bu şeytan? O kadar uzakta aramaya gerek var mı? Çok yakındadır, içimizdedir belki. Belki de her insan kendinin şeytanıdır.
Ana karakterimiz Ömer de yaptığı her şey için “İçimizdeki Şeytan”ı suçlayarak hiçbir mesuliyeti alamayan bir insan. Ömer arkadaşı Nihat ile yaptıkları vapur yolculukları esnasında diğer ana karakter olan Macide’yi görür ve ilk görüşte aşık olur. Ömer ve Macide’nin hayatları bu şekilde kesişir ve tüm hikâye burada başlar. Ömer'in Macide'ye aşkını itiraf ettiği kısımlar çok güzel olsa da aşkın karın doyurmuyor olması da bir o kadar üzücü.
Kitap boyunca Ömer’in "içindeki şeytana" teslim olmasına olmasına seyirci kalıyoruz. Macide gibi bekliyoruz sabırla Ömer'in düzelmesini. Ama boşuna...
Kısacası şeytanı uzakta aramaya gerek yok. Hep içimizde bir yerde bizimle yaşayacak. Önemli olan bütün ipleri onun eline vermemek. O da bizim elimizde.
Yokuşun inişi de çıkışı da zordur. Düz yoldan şaşma diyeceğim de Mevlam da yolları hep yokuş yapmış. Düzünü bulan yok. Bulanın da kendi sapıtıyor zaten.