Gençtim, romantiktim, ama aşkı zamanla büyüyüp gelişen bir şey olarak göremiyordum. Maddelerine uyulacak bir anlaşma değildi aşk. Ya bir bütündü, sizi tümüyle içine alırdı ya da aşk değildi. Başka bir şeydi belki. Daha mantıklı, daha sakin bir şey. Kendine göre yine güzel bir şey... ama o şeyi istemiyordum ben.
Bay Treville'in bir gün bana söylediklerini unutmuş gibiydim. Evrende değişmez olan soğuk ve karanlıktır, ışık ve sıcaklık birer kıvılcım kadar küçük ve kısadır demişti. Aynı şekilde yalnızlık ve içine kapanma da insan hayatının değişmezleriydi. Gençlik ve aşk ise geçici şeylerdi. Değerli olmaları, çabucak bitmelerine dayanıyordu zaten. İnsanın kendini kaptırıp bu güzellikleri ebedi sanması çok kolaydı. Tabii sonunda bittiği zaman upuzun bir süreyi acılara boğularak geçirmek, kaderin bize kalleş davrandığını düşünmek zorunda kalmasaydık. Sonunda insan imrenmelerin ve umutların etkisinde kalıyor, bunlar uzun süreli oluyor ve içimize kapandığımızda sakin kalabilmemizi bile engelliyordu.
Hepimiz sosyal nezaketin kurbanı değil miydik? Felaketleri zarafetle karşılamaya kendimizi zorunlu hissetmiyor muyduk? Utanmaktansa mahvolmayı, yok olmayı bile tercih etmiyor muyduk?