Fatime Tülübaş

Fatime Tülübaş
SADECE VE SADECE KİTAP
Aytmatov'un Kassandra Laneti
9/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2025 78. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 05 Aralık 2025 21:33
Kassandra Damgası, Kassandra mitinin çağdaş bir yeniden yazımıdır: Hakikat açıkça söylenir, felaket görünür hâldedir; fakat kimse inanmak istemez. İnanmamakla da kalmaz, gerçeği dile getirenleri susturur, dışlar, suçlar. Çünkü hakikati kabul etmek, yalnızca bilmek değil; yaşam biçimini, alışkanlıkları ve konforu değiştirmeyi gerektirir. İnsan ise değişmekten korkar. Bu yüzden romanın temel çığlığı şudur: İnsanlığın sonunu Tanrı değil, insanın kendisi hazırlamaktadır. Aytmatov, Kassandra Damgası’nda bilimi kutsallaştırmaz, sistemi şeytanlaştırmaz. Asıl odağı insanın ahlaki sorumluluğudur. Bilim ilerler, teknoloji gelişir; fakat insanın vicdanı aynı hızla gelişmez. Kriz tam da burada başlar. Roman, Kozmik Keşiş Filofey’in mektuplarıyla açılır. Filofey bir Tanrı değildir; hüküm vermez, kurtarmaz, zorlamaz. O yalnızca görür ve bildirir. İyiyle kötüyü ayırt edebildiğini söyler ama seçimi insanlığa bırakır. Bu yönüyle Filofey, peygambervari bir uyarıcıdır: Hakikati taşır, bedelini bilir ve yine de konuşur. Robert ise bu uyarının yeryüzündeki vicdan yankısıdır. Ne bir liderdir ne de bir kurtarıcı. O, milyonların sustuğu yerde konuşan azınlığı temsil eder. Tam da bu yüzden tehdit olarak algılanır. Çünkü hakikat umut değil, sorumluluk taşır. İnsanlar gerçeği duymak istemez; duyduklarında öfkeyle inkâr eder, hakikati getirenleri linç eder. Kassandra’nın laneti burada yeniden yaşanır: Kehanet doğrudur ama inanılmaz. Romanın en çarpıcı düşüncelerinden biri, anne karnındaki çocukların dünyaya gelmek istememesi fikridir. Bu, geleceğin değil bugünün yargısıdır. Çocuk, insanlığın gidişatını sezer ve bu kötülük döngüsüne dahil olmayı reddeder. Aytmatov burada kötülüğü metafizik bir güç olarak değil, insanın eğitilmemiş, yüzleşilmemiş doğası olarak ele alır. Kötülük bir kişiden
Kassandra DamgasıCengiz Aytmatov · Ketebe Yayınları · 20211,537 okunma
Reklam
Tutunamayanlar'a tutunup, tutunamayan oldugumun beyanıdır
Puan vermedi
Günlerdir Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını dinliyorum. Kaç kere okumaya niyet ettiysem de hep yarım bırakmıştım. Sonradan anladım ki mesele kitabın zor olması değilmiş; mesele sabretmekmiş. Bu sefer sabrettim, üstelik inadımı da yanımda taşıdım, dinledim. Biz toplum olarak bir filmi, bir kitabı, bir eseri abartmayı severiz. Öyle abartır, öyle yüceltiriz ki onu neredeyse kutsalımız hâline gelir. Kimseye laf söyletmeyiz. Aydın kesimimiz ise bu kutsalları daha da kutsallaştırır; anlamayanları küçümser. “Hayır canım, sen anlamazsın,” derler. “Onun içinde ne cevherler var, ne mesajlar gizli. Senin göremediğin ne derinlikler var.” Her kelimesi sanki birinci sınıf bir bilgelikmiş gibi anlatılır. Ama herkesin aynı şeyi anlamak zorunda olduğu, anlamayanın da bir nevi “tutunamayan” sayıldığı bu yaklaşım bana hep tuhaf gelmiştir. Tutunamayanlar da elbette eleştirilebilir; beğenmeyen biri yadırganmamalı. Bana kalırsa kitap fazlasıyla abartılıyor. Bu kadar yüksek puanı hak edip etmediği tartışılır. Evet, bilinç akışı kullanılmış, bazı mesajlar verilmiş, kara mizah denenmiş… ama bunlar abartılacak şeyler değil. Aydınların anladığını iddia ettiği, halkın anlayamadığını sandığı gizli bir katman da yok aslında. Yok yani. Yıllardır Tutunamayanlar’a tutunmaya çalışmış biri olarak şunu fark ettim: Tutunamasam da olurmuş. Pek bir şey kaybetmezmişim. İleri ki tarihte de okuyacağım dinlerken kaçırdığım nokta var mı diye. Yine Tutunamayanlar'a dinleyip de tutunamayanlardan olmak da güzel...
Edebiyat
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202474,9bin okunma
Cadının içinden çıkan hakikat
9/10
·182 syf.··
Beğendi
·
2025 80. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 10 Aralık 2025 16:23
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Cadı romanını okudum ve roman bittiğinde yine aynı hissi yaşadım: Hem güldüm, hem düşündüm, hem de kendi kendime “Hakikat nedir?” sorusunu sordum. Hüseyin Rahmi bunu hep yapıyor. Önce seni inandırıyor, seni kurduğu dünyanın içine çekiyor. Sonra da inandığın şeyin delilleriyle birlikte nasıl çöktüğünü, nasıl sahte olduğunu gösteriyor. Böylece hakikati sorgulamana sebep oluyor. Romanda ölmüş bir kadın var ve onun bir cadı olarak yeryüzünde dolaştığına inanılıyor. Evde tuhaf olaylar yaşanıyor, eşyalar kayboluyor, ortada cadı imzalı notlar dolaşıyor. Herkes korku içinde. Fakat Hüseyin Rahmi bu olayların arkasına sadece korku değil, toplumsal eleştiriler, sosyolojik gözlemler, felsefi düşünceler yerleştiriyor. Bir yandan tarihî eserlerin yağmalanmasına, halkın kendi değerlerine yabancılaşmasına dikkat çekiyor. Fatih Sultan Mehmet’ten kalan eserlerin hor kullanılması, İstanbul’un tarihî dokusunun çöplüğe dönmesi, yapıların pahalılığı, dikkatsiz şehirleşme… Hepsi romanın bir yerinden bize dokunuyor. Hüseyin Rahmi ayrıca şöyle bir düşünceyi sık sık hissettiriyor: “Galileo bugün yaşasaydı, yine cezalandırılırdı.” Çünkü dönemler değişse bile cehalet değişmiyor. Eğitim seviyesi düşük oldukça toplum ilerleyemiyor. Kötülüğün önlenmesi için cezanın yeterli olmayacağını, esas değişimin eğitimle mümkün olacağını vurguluyor. Kadın–erkek ilişkilerine de değiniyor. “Erkek hâkim, kadın mahkûm,” diyerek toplumdaki eşitsizliği gösteriyor. Kadın hakları artsa bile bazı gerçeklerin hâlâ değişmediğini söylüyor. Aslında bütün mesele şu: Hüseyin Rahmi insanlara bir gerçeği anlatmanın en iyi yolunun onları güldürmek olduğunu fark etmiş. Güldürerek düşündürüyor. Düşündürerek sorgulatıyor. Sıradan bir olay anlatırken birden memleket meselelerine giriyor. Sonra
1000k
CadıHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20255,5bin okunma
Puan vermedi·112 syf.··
Beğendi
·
2025 79. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 07 Aralık 2025 11:29
Masallar çoğu zaman mutlu sonla biter. İçlerinde güçlü, korkusuz kahramanlar vardır ama bu kahramanlar genellikle erkek figürlerdir. Masal geleneğinde kadınlar savaşmaz; kaderlerine boyun eğip bir prensin onları kurtarmasını beklerler. Fakat bu kitapta anlatılan masallar bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. Yazar, bildiğimiz o klasik masalları ters yüz ederek yeniden yorumlamış—hem de iyi ki yorumlamış. Buradaki masal kadınları devlerle pazarlık yapıyor, kaderle boğuşuyor, kendi yolunu kendi çiziyor. Hiçbiri boyun eğmiyor. Onlar biraz farklı masal kahramanları: Sessizce bekleyen değil, kendi hikâyesinin öznesi olan kadınlar. Savaşmak derken kast edilen kılıçla, kalkanla bir savaş değil; çoğu zaman insanın kendi içinden yükselen, engelleri aşmayı gerektiren bir mücadele. Çünkü masalın devleri fantastik birer yaratık gibi görünse de aslında gerçeğin bir uyarlaması. Günümüzde de hepimiz kendi devlerimizle savaşıyoruz—toplumsal baskılar, aile yükleri, beklentiler, geçmişin gölgeleri… Kitabın en dikkat çeken temalarından biri de annelerden kızlara geçen görünmez zincir. Her neslin kendine ait bir hikâyesi var ama bu hikâyeler birbirine eklemleniyor. Bazen kızlar, farkında bile olmadan annelerinin kaderini tekrar ediyor. Kader, kaçınılmaz bir şeymiş gibi karşımıza çıkıyor; ama yazarın metni şunu fısıldıyor: Kaderden kaçılmaz ama kaderi şekillendirmek elimizdedir. Bu masallarda kadınlar kendi kaderinin sadece taşıyıcısı değil, aynı zamanda mimarı. Yazar, klasik masalların teslimiyetçi kadın profilini kırarak yerine mücadele eden, yön seçen, irade sahibi karakterler koymuş. Böylece masal, hem bir uyarlama hem de bir itiraz hâline geliyor: Kader bize verilmez; biz onu dönüştürürüz. Sonuç olarak kitap, masalların büyülü dünyasını kullanarak hem geçmişle hem de bugünün
1000Kitap
Kadınlar Devler ve DiğerleriPune Haeri · Nemesis Kitap · 2021149 okunma
Unutulmayan At Sineği
9/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2025 74. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 16 Kasım 2025 13:25
Sokrates gerçekten “Sokrates’ten sonrası” diye anılacak kadar akıllı bir düşünür müdür? Ölümü üzerine yazılan eserlerde ruhun arınması, ölümden sonraki hayat, bilgelik ve erdem gibi pek çok konuya değiniliyor. Bu metinlerde Sokrates’in düşüncelerinin satırlarda adeta dans ettiğini görmek mümkün. Felsefe tarihinde Sokrates öyle bir yerde duruyor ki, düşünce geleneği neredeyse ikiye ayrılmış durumda: Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası. Üstelik bunu tek bir eser bile bırakmadan başarmış bir filozof. Onu bize tanıtanlar öğrencileri; en çok da Platon. Ama burada kaçınılmaz bir soru beliriyor: Hangi söz gerçekten Sokrates’e ait ve hangisi Platon’un Sokrates’in ağzından dile getirdiği düşünceler? Bir noktaya kadar Sokrates’in kendi sesini duyarız, ama Platon’un diyaloglarında, belirli bir yerden sonra Sokrates artık Platon’un düşüncelerini taşıyan bir figüre dönüşür. Yine de Sokrates’in yöntemi hep nettir: çürütme, sorgulama, diyalektik, karşılıklı konuşmalarla düşünceyi sınama. Sokaklarda insanlarla konuşması, onları rahatsız edecek kadar çok soru sorması, düşünmeye zorlaması… Evet, bu sorgulayıcılık onu ölüme götürdü. Ama onu ölümle susturmaya çalışanlar unutulup giderken Sokrates adı tarihe altın harflerle yazıldı. Sokratik düşünme insanı hem zorlar hem de özgürleştirir. Bir düşünce söylersin; sonra o düşüncenin doğru olup olmadığını konuşarak, temellendirerek, çelişkilerini yakalayarak sınarsın. Sokrates güçlü bir hatiptir ama aynı zamanda bilgeliğin en sade ve en keskin kaynağıdır. Felsefeye meraklı olmayan biri için Sokrates’in sohbetlerini okumak biraz zorlayıcı olabilir. Ama okumaya başladığınızda, fark etmeden kendinizi sorgularken; kendi düşüncelerinizi Sokratik yöntemin içine, diyalektik çürütme ve tartışma sürecine dahil ederken bulabilirsiniz. Çünkü
Sokrates'in SavunmasıPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202564,7bin okunma
Reklam