Fatime Tülübaş

Fatime Tülübaş
SADECE VE SADECE KİTAP
Kuş ölür, sen uçuşu hatırla....
10/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2025 70. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 26 Ekim 2025 20:19
Bu kitabı okurken Furuğ’un nefesini yanı başımda hissettim; onun susturulmuş sesini duydum, kalabalığın içinde bile yalnızlığını paylaştım. Her sayfada biraz daha yaklaştım ona, biraz daha dokundum o kırılgan ama direngen ruhuna. Makbule Aras Eyvazi’nin Başa Dönemeyiz adlı romanı, Furuğ Ferruhzad’ın ölümünden sonraki anlarını kurmaca olarak, onu seven, onunla yolları kesişmiş erkeklerin, ailesinin ve kardeşlerinin hisleri üzerinden anlatıyor. Kitabı okurken insan, gerçekten de O’nun—kadınlığını, insanlığını, acısını— her yönüyle hissediyor. Yazar öyle bir dil kurmuş ki, sayfalar arasında dolaşırken kendini Furuğ’un odasında, evinde, cenaze töreninde buluyorsun. O kalabalığın içinde sanki sen de omuz veriyorsun tabutuna. Furuğ, bu dünyada daima yalnızdı. Evliliğinde yalnız, sevgisinde yalnız… Sevgisiz bir evde büyüdü; kafese kapatılmış bir kuş gibi yaşadı. Kafesinden kaçtı ama her defasında başka bir kafese hapsoldu. Hayatı bir kaçışın, bir arayışın hikâyesiydi. Belki erkenden öleceğini biliyordu; bu yüzden farklı bakıyordu dünyaya. Onu kimse tam anlamadı. Şiirlerini, kadınlığını, özgürlüğünü dillerine doladılar. Anneliğine, hayatındaki erkeklere öyle odaklandılar ki kimse gözlerinin içine bakmadı, yüreğinde sakladığı o küçük Furuğ’u göremedi. Ben bu kitapta en çok onun sesini duydum. Yaşarken söyleyemediği ya da söylediği halde kimsenin duymadığı o sesi… Her şeyi duydum. Ne kadar çok şey söylemiş aslında —ama hiç kimse duymamış. Herkes yalnızca kendi duymak istediğine göre yorumlamış onu. Eyvazi’nin diliyle sanki Furuğ’un iç sesi yankılanıyordu sayfalarda; bastırılmış, susturulmuş ama hâlâ güçlü bir sesle konuşuyordu. Furuğ’un kıymeti, her büyük ruh gibi, ancak ölümünden sonra bilindi. Yaşarken dört bir yandan çekiştirilen bu kadın, öldüğünde göklere çıkarıldı.
Başa DönemeyizMakbule Aras Eyvazi · Yapı Kredi Yayınları · 2022361 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Pusun içinden aydınlığa
9/10
·238 syf.··
Beğendi
·
2025 69. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 25 Ekim 2025 21:48
İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, okuru yalnızca eski İstanbul’un sisli sokaklarında gezdirmiyor; aynı zamanda insan zihninin, rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği derinliklerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Roman, masal tadında bir anlatımla, düşüncenin, hayalin ve varoluşun sınırlarını sorguluyor. Kitapta merkezde yer alan iki karakter var: Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin. İlk bakışta biri bilge bir baba, diğeri ise arayış içindeki bir evlat gibi görünür. Ancak derine indikçe fark ederiz ki, Uzun İhsan Efendi yalnızca bir baba değil, insan zihninin ta kendisidir; düşü kuran, evreni yaratan akıldır. Bünyamin ise bu düşte dolaşan, anlam arayan, şahitlik eden insandır. Roman boyunca neyin gerçek, neyin rüya olduğu sürekli bulanık kalır. Uzun İhsan Efendi düşünür: “Düşlüyorum, öyleyse varım.” Bu söz Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesine bir göndermedir; fakat Anar burada düşüncenin ötesine geçer. Ona göre insan yalnızca düşünerek değil, düşleyerek, görerek ve şahit olarak var olur. Düş, insanın iç dünyasını yaratır; bu iç dünyanın içinde şekillenen her şey de bir gerçeklik kazanır. Bünyamin’in geçirdiği kaza ve yüzündeki yara, onun içsel dönüşümünün simgesidir. O andan itibaren artık dünyayı farklı bir gözle görür. Acı, insanı pişiren bir ateş gibidir; Bünyamin de bu acıyla olgunlaşır. Artık yalnızca gören değil, görmenin anlamını kavrayan bir insana dönüşür. Gerçekleri dışarıda değil, içeride aramaya başlar. Çünkü insan, dünyayı ancak tanık oldukça, seyrettikçe, şahit oldukça anlayabilir. Romanın karakterleri ise insanın içindeki farklı yönleri temsil eder. Hınzır, harama düşkün insanın simgesidir; kötü bir alışkanlığa bağlanınca nasıl kurtulamadığımızı gösterir. Ehbere, bilgiyi sınırsızca arayan, dünyayı bilmekle sahip olunabileceğini sanan insanın
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,7bin okunma
El kızlarına...
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2025 63. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 04 Ekim 2025 17:43
Orhan Kemal’in El Kızı romanı, yalnızca Nazan’ın hikâyesini değil; toplumda “kadın” olmanın sessiz, yersiz ve çoğu zaman suç sayıldığı bir varoluş biçimini anlatır. Roman, bireysel bir trajedinin ötesinde, Türkiye’nin yeni kurulmuş ama eski alışkanlıklarından kopamamış toplumsal yapısını da gözler önüne serer. Romanın İsmi ve Sembolizmi: “El Kızı” Orhan Kemal’in El Kızı romanı, adını yalnızca bir karakterden değil, bütün bir toplumun kadına biçtiği yerden alır. Romanın adı, kadının bu coğrafyada hiçbir yere tam olarak ait olamayışının simgesidir. Kadın, nerede olursa olsun “el”dir... Baba evinde “ele gidecek” gözüyle bakılır; o evde kalıcı değildir. Koca evine vardığında ise “el kızı” olur; orada da tam anlamıyla sahiplenilmez. Eğer boşanıp baba evine dönerse, artık “el kapısından gelmiş” sayılır.Bir kadın, kocasının evinden çıkarsa gidecek yeri yoktur; babasının evinde yük, toplumun gözünde ise “dul” ya da “boşanmış” bir tehdit haline gelir. Orhan Kemal, Nazan’ın hikâyesinde bunu açıkça gösterir: Kadın ne doğduğu evde, ne evlendiği evde, ne de dünyada bir yere sığar. Romanın en acı gerçeği şudur: Bir kadının hiçbir yere ait olamaması. Bir kere “kadın” olarak konumlandığında, hep birilerinin evi, adı, soyadı, izniyle var olur — kendi varlığının sahibi değilmiş gibi. Bu döngüde kadın, toplumun gözünde hep bir geçici misafirdir. Orhan Kemal, romanın ismiyle birlikte bu sürekli aidiyetsizlik hâlini derin bir eleştiriye dönüştürür. Kadın, toplumun inşa ettiği sınırlar arasında ne kadar çabalarsa çabalasın, hep “el” kalır — kendi evinde bile. Ama evi neresi? El Kızı bu anlamda yalnızca Nazan’ın hikâyesi değil, bir toplumun kadın algısının aynasıdır. Roman boyunca Nazan, hiçbir yere ait olamamanın sancısını yaşar. Ne doğduğu eve, ne evlendiği kocaya, ne de boşandıktan
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,3bin okunma
Bir Yansımanın Hikâyesi
Puan vermedi·184 syf.··
Beğendi
·
2025 60. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Eylül 2025 16:10
Irmak Zileli’nin Şimdi Buradaydı kitabını okumaya başladığımda, daha ilk sayfalardan dikkatimi çeken şey bilinç akışı tekniğinin yoğun kullanımı oldu. Sayfa sayısı az olmasına rağmen, dikkat ve odak isteyen bir metin. Çünkü konu bir anda başka bir yere atlayabiliyor; zaman ve mekân iç içe geçiyor. Bu yüzden okurken odaklanmak gerekiyor. Kitabın başlarında Birkan ile Yankı’nın terapi seansı dikkatimi çekti. Hangisi terapist, hangisi danışan? Baktığımda aslında Birkan da kendi geçmişiyle yüzleşiyordu Yankı’yı dinlerken. Seans dediğimiz şey, bir taraftan Birkan’ın kendi zihninin iç sesiyle konuşmasıydı. İlerleyen sayfalarda fark ettim ki, Yankı, Birkan ve Kaya’nın hayatlarında ortak bir nokta vardı: Üçünün de babaları aynı dönemlerde kaybolmuştu. O dönem, Türkiye’de insanların evlerinden alınıp kaybolduğu, yok edildiği bir dönemdi. Bu babasızlık, her birinin hayatında derin bir boşluk yaratıyor. Peki kim suçlu: anne mi, ortadan kaybolan babalar mı, yoksa nesilden nesile aktarılacak travmaların sebebini tetikleyen, gücünü acımasızca kullanan yönetim mi? Yoksa hayatları ellerinden alınan suçsuz insanlar mı? Evet, ödemişler ve ödemeye devam ediyorlar. Anneler tek başlarına kalıyorlar ve mücadele ediyorlar. Üstelik hepsinin erkek çocukları var. Çocukları bir birey olarak değil, bir “oyuncak” gibi merkeze alan anneler görüyoruz. Kaya’nın annesi biraz daha sağlam gibi görünse de, genelde bu anneler kendi travmalarını çocuklarına yansıtıyorlar. Bu durum, çocukların kişiliklerinin oluşumunda ciddi yaralar bırakıyor. Birkan aslında şifa dağıtan bir terapist gibi görünse de, kendisinin de şifaya ihtiyacı var. Kendi sorularına cevap bulamamış, hayatına ağırlığını koyamamış bir karakter. O da bir mağdur. Yankı kötülüğe daha yakın görünse de, Birkan da aynı döngünün içinde. Her
Şimdi BuradaydıIrmak Zileli · Everest Yayınları · 20251,367 okunma
Kızından Anneye Bir İz...
Puan vermedi·64 syf.··
Beğendi
·
2025 59. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 22 Eylül 2025 12:10
Kitap Simyacıları Kulübü'nün Kadınlar Matinesi grubu olarak Eylül ayında Annie Ernaux’nun Bir Kadın kitabını okuduk. Kadın yazarların kaleminden kadınların dünyasına misafir oluyoruz her ay. Bu ay da anne-kız ilişkisine misafir olduk. Hem kendi hem de yaşadığımız toplumun normlarının benzerliğine tanıklık ettik. Kitap, bir kızın gözünden annesinin hayat hikâyesini anlatıyor. Anne ve kız çocuk ilişkisi çok farklı bir boyutta ele alınıyor; hem eleştiriyor hem de sorguluyor. Ergenliğe kadar dünya annenin etrafında döner; örnek insan odur. Baba kahramandır ama anne başka bir şeydir. Baba sığınılacak limandır, anneyi ise öğrenilecek, okunacak bir kitap gibi görürüz. Ergenlik dönemi başladığında kız çocuğu artık dünyayı sorgulamaya başlar. Anne gözünün önünden çekilir ve gördüğü manzarayı kendi bakış açısıyla yorumlar; yaşama kendi olarak, desteksiz ve olabildiğince hür olarak devam etmeye başlar. Onun gençliğiyle annesinin gençliği arasındaki dönemde fark vardır. Gelenekler, görenekler geride kalmıştır ve değişmiştir. Bu yüzden çatışma başlar, araya mesafe girer, tartışmalar yaşanır. Anne-kız kavgaları böyle doğar. Çocukluğumuzda bir kitap gibi okumaya çalıştığımız figür, bir anda sıkıldığımız, yarım bıraktığımız bir kitaba dönüşür. Kız kendi hayat mücadelesine odaklanırken annesinin de ve anneannesinin de aslında hayatın içinde mücadele ettiklerini, yitirmeye başladığında ve roller değiştiğinde fark eder... Ki çoğumuz öyleyiz. Çok zıtlaşsak da bir kız çocuğu olarak anneyle, yitirme hissi peydah olduğunda fark ederiz: Onun da bir yaşantısı, bir mücadelesi ve en önemlisi bir birey olduğunu. Yazarın da annesi bu hayatta var olmaya çalıştı; kendince, kendi kişiliğince… Sahip olamadığı imkânları çocuğuna yaşatmaya çalıştı. Çalışırken belki kendini çok fazla kaptırdı ama o da
Bir KadınAnnie Ernaux · Can Yayınları · 20233,871 okunma