İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, okuru yalnızca eski İstanbul’un sisli sokaklarında gezdirmiyor; aynı zamanda insan zihninin, rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği derinliklerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Roman, masal tadında bir anlatımla, düşüncenin, hayalin ve varoluşun sınırlarını sorguluyor.
Kitapta merkezde yer alan iki karakter var: Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin. İlk bakışta biri bilge bir baba, diğeri ise arayış içindeki bir evlat gibi görünür. Ancak derine indikçe fark ederiz ki, Uzun İhsan Efendi yalnızca bir baba değil, insan zihninin ta kendisidir; düşü kuran, evreni yaratan akıldır. Bünyamin ise bu düşte dolaşan, anlam arayan, şahitlik eden insandır.
Roman boyunca neyin gerçek, neyin rüya olduğu sürekli bulanık kalır. Uzun İhsan Efendi düşünür: “Düşlüyorum, öyleyse varım.” Bu söz Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesine bir göndermedir; fakat Anar burada düşüncenin ötesine geçer. Ona göre insan yalnızca düşünerek değil, düşleyerek, görerek ve şahit olarak var olur. Düş, insanın iç dünyasını yaratır; bu iç dünyanın içinde şekillenen her şey de bir gerçeklik kazanır.
Bünyamin’in geçirdiği kaza ve yüzündeki yara, onun içsel dönüşümünün simgesidir. O andan itibaren artık dünyayı farklı bir gözle görür. Acı, insanı pişiren bir ateş gibidir; Bünyamin de bu acıyla olgunlaşır. Artık yalnızca gören değil, görmenin anlamını kavrayan bir insana dönüşür. Gerçekleri dışarıda değil, içeride aramaya başlar. Çünkü insan, dünyayı ancak tanık oldukça, seyrettikçe, şahit oldukça anlayabilir.
Romanın karakterleri ise insanın içindeki farklı yönleri temsil eder.
Hınzır, harama düşkün insanın simgesidir; kötü bir alışkanlığa bağlanınca nasıl kurtulamadığımızı gösterir.
Ehbere, bilgiyi sınırsızca arayan, dünyayı bilmekle sahip olunabileceğini sanan insanın