Hesiodos’u daha önce okumuştum. Ama felsefe tarihi çalışırken bir kez daha elime aldım. Gözden geçirmek iyi geldi; çünkü her okuyuşta insan başka açılardan bakıyor ve ilk seferde dikkatini çekmeyen satırların farkına varıyor.
Theogonia, evrenin oluşumu, tanrıların doğumu, soylar, kavgalar ve düzenler üzerine yazılmış mitolojik bir destan. Okurken ister istemez başka anlatılar da zihnimde canlandı ya da belki ben benzettim: Babil Yaratılış Destanı, Kutadgu Bilig, Dede Korkut, Gılgamış… Sanki her birinden serpintiler vardı ara ara. Aslında belki de tam tersi: Her biri ondan esinlendi. Zamanlar, kültürler, coğrafyalar değişse de insanın evrene ve yaşama anlam verme uğraşı hep vardı ve hâlâ devam ediyor.
Saymakla bitmeyecek tanrılar, tanrıçalar, melez varlıklar... Thales’in “Her şey tanrılarla doludur” sözü burada ete kemiğe bürünüyor. O kadar çok tanrı ve tanrıçanın ismini ezberlemek bana göre imkânsız hem ne gerek var zaten? :) Çünkü asıl mesele onların hikâyelerinde, ilişkilerinde, kavga ve ittifaklarında saklı.
İşler ve Günler ise gündelik hayat, çalışmak, geçim, insanlar arası ilişkiler, adalet, zamanın döngüsü, mevsimler... Her satırında öğütler, deyişler... Bazen bir bilgenin, bazen yaşlı bir babanın, bazen köy yerinden bir dedenin sesi gibi. Anadolu’nun izlerini taşıdığının kanıtı adeta. Özellikle insanın yaşamına, emeğe, geçime dair öğütler hâlâ geçerli; çünkü yaşamanın çilesi binlerce yıldır çok değişmedi.
Ama işte tam orada, tüm bu kadim sesin içine başka bir ses karışıyor: Kadın düşmanlığı.
Kadına dair öyle sözler, öyle betimlemeler var ki, metni bırakıp uzun uzun Hesiodos’la konuştum. Evet, gerçekten konuştum :)
“Karını parayla satın al”, “takıp takıştırıp kıçını sallayıp aklını çelmesin”, “kadının gözü ambarında” gibi ifadeler var. Diyor ki: “ha kadına