Her kelimesinin planlı bir şekilde yazıldığını düşündüğüm bu şahane kitabı okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Daha önce böyle bir kitap okumamıştım. Böyle hissettiren bir kitap da okumamıştım.
Gerilim, anlayış, isyan ve sakinliğin iç içe geçtiği, ağır ağır çöken bir hüzünle örülmüş bir hikâye bu.
Kitabın en başından itibaren, sanki biz de Hailsham öğrencileri gibi bir tür sakinliğe alıştırılıyoruz.
O kabulleniş, sayfalar ilerledikçe yavaşça içimize işliyor.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri, kitapta hiçbir duygunun abartılı şekilde yaşanmamasıydı.
Her şey, sanki “zaten biliyorduk” duygusuyla, sessiz bir farkındalık içinde akıyor.
Hikâye boyunca ben de bağışçıların kaderini kanıksadım. Bu beni hem şok etti hem de rahatsız etti.
İshiguro bunu öylesine ustalıkla yapıyor ki, sonunda onların çaresizliğini değil, kendi sessiz kabullenişini sorguluyorsun.
Kathy ve Tommy’nin birbirlerine geç kaldıklarını hissettikleri o sahnelerdeki kırılgan mutluluk, kalbime yerleşti.
Aralarındaki sevgi, kurtuluşun değil, sadece geçici bir tesellinin sembolüydü.
Ve belki de bu yüzden daha gerçekti.
Kitabın en sarsıcı yönü, anlattığı dünyanın korkutucu biçimde mümkün oluşuydu.
İnsanın “ortak yarar” uğruna ne kadar kolayca zalimleşebileceğini okumak ürkütücüydü.
Madam ve Bayan Emily’i neredeyse ayakta alkışlamak isterken bile, içimde derin bir huzursuzluk hissettim.
Çünkü yazar bize başka bir bakış açısı, başka bir kaçış yolu sunmadı.
Finalde ağlamayı bekledim ama kitap beni yumruk gibi değil, yavaşça boğan bir sis gibi sardı.
Sayfalar kapandığında sessiz kaldım uzun bir sessizlik.