Yusuf

Yusuf
@Fuko1
Fuko Bir çay doldur Bir kitap seç Dünyayı sessize al
Hayalleri yıkan pandanın talihsizlikleri
Panda bana "Hayat aslında sonsuz bir sorunlar dizisidir Mark," dedi. İçkisinden bir yudum aldı ve küçük pembe şemsiyesini düzeltti. "Bir sorunun çözümü sadece bir sonrakini yaratır." Bir an sonra konuşan bir pandanın nereden çıktığını merak ettim. Tam bunu konuşuyorduk ki, konu margaritaları kimin hazırladığına geldi. "Sorunsuz bir hayatı umut etme," dedi Panda. "Öyle bir şey yok. Bunun yerine iyi sorunlarla dolu bir hayat dile." Bunu söyledikten sonra bardağını bıraktı, şapkasını düzeltti ve avare avare gün batımına doğru gitti.
Sayfa 31
Reklam
Neticede hayat hakkındaki büyük hakikatler kulağa en tatsız gelenlerdir.
Mutluluk Bir Sorundur
Yaklaşık 2500 yıl önce, bugünkü Nepal’de, Himalayaların eteklerinde muhteşem bir sarayda yaşayan kralın bir oğlu olacakmış. Kralın bir fikri varmış: Çocuğu kusursuz yetiştirecekmiş. Çocuk bir an bile ıstırap çekmesin istiyormuş, her ihtiyacı, arzusu hemen yerine getirilecekmiş. Kral sarayın çevresine yüksek duvarlar ördürerek prensin dış dünyayı öğrenmesini engellemiş. Onu şımartmış, armağanlara ve yiyeceğe boğmuş, çevresini her dileğini yerine getiren hizmetkârlarla donatmış. Ve planladığı gibi, çocuk insan varlığının genel zalimliğini öğrenmeden büyümüş. Tüm çocukluğu böyle geçmiş, ama sonsuz lükse ve zenginliğe rağmen prens yine de mutsuz bir genç adam olmuş. Her deneyim boş ve değersiz geliyormuş. Babası ne verirse versin hiçbir zaman yeterli değilmiş, hiçbir anlam ifade etmiyormuş. Bir gece geç vakit, prens duvarların ardında ne olduğunu görmek için saraydan kaçmış. Bir hizmetkârı onu yakındaki köye götürmüş. Prens gördüklerinden dehşete düşmüş. Hayatında ilk kez insanın ıstırabıyla karşılaşmış. Hastalar, yaşlılar, evsizler, acı çekenler ve hatta ölenler. Prens saraya dönmüş ve kendini bir tür varoluş krizinin içinde bulmuş. Gördüklerini nasıl işleyeceğini bilmediği için her şey hakkında müthiş duygusallaşmış ve sürekli yakınmaya başlamış. Ve çoğu genç adamın yaptığı gibi, onun için yaptığı şey için babasını suçlamış. Onu bu kadar mutsuz edenin, yaşamını böyle anlamsızlaştıranın zenginlik olduğuna ve kaçmaya karar vermiş. Ancak prens sandığından daha çok babasına benziyormuş. Onun da büyük fikirleri varmış. Sadece kaçmakla kalmamış, tahtından vazgeçmiş, ailesini terk etmiş, zenginliğini dağıtmış, sokaklarda yaşamaya, bir hayvan gibi toprakta yatmaya başlamış. Hayatının geri kalanını dilenerek geçirmiş. Saraydan kaçmış ve bu kez geri dönmemiş. Yıllarca bir
Giderek neyi kafaya takacağımız hakkında daha seçici oluruz. Bunun adı olgunlaşmadır. Güzel bir şeydir, denemelisiniz. Kişi gerçekten değerli olana değer verip kafasına taktığında olgunlaşır. The Wire’da Bunk Moreland çalışma arkadaşı Dedektif McNulty’ye şöyle der: “Kafayı takma sırası sende değilken kafana takarsan başına bunlar gelir işte.” Sonra, daha da büyüyüp orta yaşa vardığımızda başka bir şey daha değişmeye başlar: Enerji seviyemiz düşer. Kimliğimiz oturur. Kim olduğumuzu biliriz ve kendimizi hoşlanmadığımız yönlerimizle birlikte kabul ederiz. Tuhaf bir şekilde bunun özgürleştirici bir yanı vardır. Artık her şeyi kafaya takmamıza gerek yoktur. Hayat olduğu gibidir işte! Kabulleniriz. Asla kansere çare bulamayacağımızı, Ay’a gidemeyeceğimizi, Jennifer Aniston’un memelerine elleyeme-yeceğimizi biliriz. Bunları mesele etmeyiz ve hayat devam eder. Artık gerçekten kafaya takacak şeylere aldırmaya başlarız: ailemiz, en iyi arkadaşlarımız, maçlarımız. Bunların yettiğini görerek şaşırırız. Bu yalınlaşma tutarlı bir temelde bizi gerçekten mutlu eder. Ve şöyle düşünürüz. Belki deli ve alkolik Bukowski’nin bir bildiği vardı: Çabalama.
Broşür dağıtır gibi sorun saçan insanların problemi kafalarına takmaya değecek daha değerli şeylerinin olmayışıdır.
Sayfa 13
Reklam