Barış yıldız

Barış yıldız
@Fyodor36
ZİYARET kitabının yazarı
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 39. kitabı
Yabancı, insanın dünyaya karşı duyduğu o derin yabancılığı ve hayatın anlamsızlığıyla yüz yüze geldiğinde içine düştüğü sessiz boşluğu anlatan sarsıcı bir romandır, Albert Camus bu eserde yalnızca bir adamın hikâyesini anlatmaz, insanın toplumla, ahlakla ve kendi varoluşuyla kurduğu mesafeyi gösterir, Meursault yalnızca çevresine değil, kendi duygularına da yabancı bir karakterdir ve romanın asıl ağırlığı tam burada doğar. Onun kayıtsızlığı ilk bakışta soğuk ya da duygusuz görünür ama derininde toplumun dayattığı anlamlara boyun eğmeyen tuhaf bir çıplaklık vardır, Camus bu karakter üzerinden insanın hayata yüklediği anlamların ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Romanın dili yalın ve serttir, süsten uzak bu anlatım metnin ruhuna tam olarak uyar çünkü burada sözcükler bile fazlalık taşımaz, her şey sadeleştikçe insanın içindeki boşluk daha görünür hâle gelir. Yabancı yalnızca bir bireyin hikâyesi değil, insanın evren karşısındaki yalnızlığının romanıdır, toplumun yargısı ile bireyin iç sessizliği arasındaki çatışma metni daha da güçlü kılar. Kitap bittiğinde geriye büyük bir olay değil, insanın şu rahatsız edici gerçekle baş başa kalışı kalır, dünya çoğu zaman bizim acımıza da sevincimize de kayıtsızdır, belki de insanı en çok sarsan şey budur.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,4bin okunma
Özge isimli okura yanıt verildi
Barış yıldız
Teşekkür ediyorum 🙏☺️
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dekor ve Sahne Üzerine
Bu gece ne düşündüm biliyor musunuz? Ne kadar önemsiz olduğumuzu. Bazen kafamı kaldırıp etrafa baktığımda çok tuhaf bir hisse kapılıyorum. Seyretmek istemediğim bir filme ait dekorların içinde hapsolduğuma dair boğucu bir his. Gerçek sanıp sırtımızı yasladığımız her şeyin çatlaklarla dolu olduğunu görünce, korku anlık bir şey olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir kabusa dönüşüyor. Gece, düşüncenin en çıplak hâliyle insanın üzerine çöktüğü zamandır. O sessizlikte idrak edilen şey çoğu zaman şudur: insanın kendine atfettiği ağırlık ile kozmik ölçekteki gerçek konumu arasında neredeyse ölçülemeyecek bir uçurum vardır. Başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda, sanki istemeden içine yerleştirildiğimiz bir sahnenin dekorları arasında dolaşıyormuşuz gibi bir duyguya kapılmak bundan kaynaklanır. Görünüşte sağlam olan şeylerin yüzeyinde beliren çatlaklar, yalnızca maddi dünyaya ait değildir; onlar aynı zamanda zihnimizin kurduğu düzen fikrinin de kırılganlığını açığa çıkarır. İnsan, varlığını sürdürebilmek için dünyayı anlamlı ve düzenli bir bütün olarak tasavvur etmeye mecburdur. Bu zorunluluk, ona güç yanılsaması verir. Oysa evrenin derin yapısına baktığımızda karşılaştığımız şey, iradenin hüküm sürdüğü bir kozmos değil; ihtimallerin, rastlantıların ve geri döndürülemez süreçlerin hüküm sürdüğü devasa bir oluşlar alanıdır. Bu yüzden insanın kaderini yönlendirdiğine inanması trajikomik bir kibir gibi görünür. Dahası, insan yalnızca kendi kırılganlığını fark etmekle kalmaz; etrafındaki diğer bilinçlerin de aynı kırılganlığın içinde yaşadığını görür. Fakat garip olan şudur: herkes bu kırılganlığı hisseder, fakat onu örtmek için yeni hikâyeler kurar. Toplum dediğimiz şey çoğu zaman bu ortak tesellilerden ibarettir. İnsanlar düzenin kalıcı olduğuna, yarının bugünden daha sağlam bir
Duygu ve Düşünce
Barış yıldız isimli okura yanıt verildi
Barış yıldız
@ebrar_duman İnsan kendini kandırdığını bile bile o kandırışın içinde kalmayı seçebiliyor, sanki hakikati görmekten çok ona dayanabilmek daha ağır bir yükmüş gibi, senin dediğin o bilinçli tutunuş ise işi daha da zorlaştırıyor, çünkü artık ne masala inanabiliyorsun ne de onsuz yaşayabiliyorsun, insanın en yalnız hâli belki de tam burada başlıyor, kendine karşı dürüst olup yine de vazgeçemediği o ince yerde, ve belki de mesele zaaf ya da kaçınılmazlık değil, insanın kendi çelişkisiyle yaşamayı öğrenmesi, çünkü bazı gerçekler insanı özgürleştirmez, sadece daha sessiz bir kabullenişe götürür.
Dekor ve Sahne Üzerine
Bu gece ne düşündüm biliyor musunuz? Ne kadar önemsiz olduğumuzu. Bazen kafamı kaldırıp etrafa baktığımda çok tuhaf bir hisse kapılıyorum. Seyretmek istemediğim bir filme ait dekorların içinde hapsolduğuma dair boğucu bir his. Gerçek sanıp sırtımızı yasladığımız her şeyin çatlaklarla dolu olduğunu görünce, korku anlık bir şey olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir kabusa dönüşüyor. Gece, düşüncenin en çıplak hâliyle insanın üzerine çöktüğü zamandır. O sessizlikte idrak edilen şey çoğu zaman şudur: insanın kendine atfettiği ağırlık ile kozmik ölçekteki gerçek konumu arasında neredeyse ölçülemeyecek bir uçurum vardır. Başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda, sanki istemeden içine yerleştirildiğimiz bir sahnenin dekorları arasında dolaşıyormuşuz gibi bir duyguya kapılmak bundan kaynaklanır. Görünüşte sağlam olan şeylerin yüzeyinde beliren çatlaklar, yalnızca maddi dünyaya ait değildir; onlar aynı zamanda zihnimizin kurduğu düzen fikrinin de kırılganlığını açığa çıkarır. İnsan, varlığını sürdürebilmek için dünyayı anlamlı ve düzenli bir bütün olarak tasavvur etmeye mecburdur. Bu zorunluluk, ona güç yanılsaması verir. Oysa evrenin derin yapısına baktığımızda karşılaştığımız şey, iradenin hüküm sürdüğü bir kozmos değil; ihtimallerin, rastlantıların ve geri döndürülemez süreçlerin hüküm sürdüğü devasa bir oluşlar alanıdır. Bu yüzden insanın kaderini yönlendirdiğine inanması trajikomik bir kibir gibi görünür. Dahası, insan yalnızca kendi kırılganlığını fark etmekle kalmaz; etrafındaki diğer bilinçlerin de aynı kırılganlığın içinde yaşadığını görür. Fakat garip olan şudur: herkes bu kırılganlığı hisseder, fakat onu örtmek için yeni hikâyeler kurar. Toplum dediğimiz şey çoğu zaman bu ortak tesellilerden ibarettir. İnsanlar düzenin kalıcı olduğuna, yarının bugünden daha sağlam bir
Duygu ve Düşünce
Barış yıldız isimli okura yanıt verildi
Barış yıldız
@ebrar_duman
Dekor ve Sahne Üzerine
Bu gece ne düşündüm biliyor musunuz? Ne kadar önemsiz olduğumuzu. Bazen kafamı kaldırıp etrafa baktığımda çok tuhaf bir hisse kapılıyorum. Seyretmek istemediğim bir filme ait dekorların içinde hapsolduğuma dair boğucu bir his. Gerçek sanıp sırtımızı yasladığımız her şeyin çatlaklarla dolu olduğunu görünce, korku anlık bir şey olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir kabusa dönüşüyor. Gece, düşüncenin en çıplak hâliyle insanın üzerine çöktüğü zamandır. O sessizlikte idrak edilen şey çoğu zaman şudur: insanın kendine atfettiği ağırlık ile kozmik ölçekteki gerçek konumu arasında neredeyse ölçülemeyecek bir uçurum vardır. Başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda, sanki istemeden içine yerleştirildiğimiz bir sahnenin dekorları arasında dolaşıyormuşuz gibi bir duyguya kapılmak bundan kaynaklanır. Görünüşte sağlam olan şeylerin yüzeyinde beliren çatlaklar, yalnızca maddi dünyaya ait değildir; onlar aynı zamanda zihnimizin kurduğu düzen fikrinin de kırılganlığını açığa çıkarır. İnsan, varlığını sürdürebilmek için dünyayı anlamlı ve düzenli bir bütün olarak tasavvur etmeye mecburdur. Bu zorunluluk, ona güç yanılsaması verir. Oysa evrenin derin yapısına baktığımızda karşılaştığımız şey, iradenin hüküm sürdüğü bir kozmos değil; ihtimallerin, rastlantıların ve geri döndürülemez süreçlerin hüküm sürdüğü devasa bir oluşlar alanıdır. Bu yüzden insanın kaderini yönlendirdiğine inanması trajikomik bir kibir gibi görünür. Dahası, insan yalnızca kendi kırılganlığını fark etmekle kalmaz; etrafındaki diğer bilinçlerin de aynı kırılganlığın içinde yaşadığını görür. Fakat garip olan şudur: herkes bu kırılganlığı hisseder, fakat onu örtmek için yeni hikâyeler kurar. Toplum dediğimiz şey çoğu zaman bu ortak tesellilerden ibarettir. İnsanlar düzenin kalıcı olduğuna, yarının bugünden daha sağlam bir
Duygu ve Düşünce
Barış yıldız isimli okura yanıt verildi
Barış yıldız
@ebrar_duman garip bir durum. insanın dayanmaya muhtaç olduğu şeyin aynı zamanda kendini kandırma biçimi olması, sanki kurtulmak için sarıldığımız ipin bizi yavaş yavaş boğması gibi, ve yine de o ipi bırakmaya cesaret edemeyişimiz, çünkü haklısın, insan anlamsızlığa dayanamaz, ama ben şunu merak ediyorum, insan gerçekten anlam kurduğu için mi yaşar, yoksa yalnızca çöküşünü ertelemek için mi o anlamları icat eder, belki de en acı olan, o eşiğe geldiğimizde seçim yapma zorunluluğu değil, aslında hiçbir seçimin bizi bütünüyle kurtarmayacağını ilk kez bu kadar açık görmemizdir.
Dekor ve Sahne Üzerine
Bu gece ne düşündüm biliyor musunuz? Ne kadar önemsiz olduğumuzu. Bazen kafamı kaldırıp etrafa baktığımda çok tuhaf bir hisse kapılıyorum. Seyretmek istemediğim bir filme ait dekorların içinde hapsolduğuma dair boğucu bir his. Gerçek sanıp sırtımızı yasladığımız her şeyin çatlaklarla dolu olduğunu görünce, korku anlık bir şey olmaktan çıkıp hiç bitmeyen bir kabusa dönüşüyor. Gece, düşüncenin en çıplak hâliyle insanın üzerine çöktüğü zamandır. O sessizlikte idrak edilen şey çoğu zaman şudur: insanın kendine atfettiği ağırlık ile kozmik ölçekteki gerçek konumu arasında neredeyse ölçülemeyecek bir uçurum vardır. Başımızı kaldırıp çevreye baktığımızda, sanki istemeden içine yerleştirildiğimiz bir sahnenin dekorları arasında dolaşıyormuşuz gibi bir duyguya kapılmak bundan kaynaklanır. Görünüşte sağlam olan şeylerin yüzeyinde beliren çatlaklar, yalnızca maddi dünyaya ait değildir; onlar aynı zamanda zihnimizin kurduğu düzen fikrinin de kırılganlığını açığa çıkarır. İnsan, varlığını sürdürebilmek için dünyayı anlamlı ve düzenli bir bütün olarak tasavvur etmeye mecburdur. Bu zorunluluk, ona güç yanılsaması verir. Oysa evrenin derin yapısına baktığımızda karşılaştığımız şey, iradenin hüküm sürdüğü bir kozmos değil; ihtimallerin, rastlantıların ve geri döndürülemez süreçlerin hüküm sürdüğü devasa bir oluşlar alanıdır. Bu yüzden insanın kaderini yönlendirdiğine inanması trajikomik bir kibir gibi görünür. Dahası, insan yalnızca kendi kırılganlığını fark etmekle kalmaz; etrafındaki diğer bilinçlerin de aynı kırılganlığın içinde yaşadığını görür. Fakat garip olan şudur: herkes bu kırılganlığı hisseder, fakat onu örtmek için yeni hikâyeler kurar. Toplum dediğimiz şey çoğu zaman bu ortak tesellilerden ibarettir. İnsanlar düzenin kalıcı olduğuna, yarının bugünden daha sağlam bir
Duygu ve Düşünce
Barış yıldız
Ne tuhaf, insan kendini bu kadar ciddiye alırken aslında kendi kurduğu dekorun en kırılgan parçası olduğunu fark etmiyor, sanki o çatlakları ilk kez görmüş gibi ürperiyor ama oysa o çatlaklar hep oradaydı, sadece bakacak cesareti yoktu, belki de mesele evrenin anlamsızlığı değil, insanın kendi anlam ihtiyacının ağırlığıdır, çünkü insan çoğu zaman küçüklüğünden değil, kendine yüklediği sahte büyüklükten ezilir, ve itiraf edeyim, bu idrak dediğiniz şey bir uyanış değil, insanın kendi uydurduğu masallardan yavaş yavaş utanmaya başlamasıdır.