Büyük İngiliz felsefecisi ve matematikçisi Bertrand Russel’ın çok güzel bir sözü vardır:
"İnsanların bildiği ve bilimin keşfetmediği hiçbir şey yoktur."
Çok ilginçtir, Sakara Meydan Muharebesi olurken, savaşın ortasında, henüz savaşı kazanıp kazanmayacağımız dahi belli değilken Mustafa Kemal, “Bu topraklar çok zengin, bir kültür umum müdürlüğüne ihtiyacımız var” demiştir.
Bunu savaşın ortasında söylemiştir, çünkü devam etmekte olan savaşta kendi kafası içinde çoktan galip gelmiştir.
Çocuk küçük yaşlardan başlamak suretiyle Kur’an mektebine gidip, anlamını bilmediği Arapça sesler ezberleyeceğine (İtalyanca bilmeyen bir çocuğa İtalyanca Tommiks ezberletildiğini düşünün—bu onun için hiçbir şey ifade etmeyecektir) inanıp, inanmayacağına kendisi karar versin. Önce bir okusun, okuma-yazma öğrensin, dil öğrensin, biraz dünyayı tanısın... Sonra, bütün tabiplerin de hemfikir oldukları, akılcı düşünmeye başlanabildiği, rasyonelitenin tamamlandığını sandığımız dönem olan on sekiz yaşında yapsın bunu. Yani, çocuk okuma-yazma bilecek, kimya, fizik okumuş olacak, tabiat bilgisi okumuş olacak, dünya hakkında bir kanaati olacak, sonra inanıp inanmamaya karar verecek.
Benim hocalarımdan rahmetli İhsan Ketin hafızdı. Kayseri’de 1914’de doğduğu için zamanın geleneği, ailesinin eğilimiyle Kur’an ezberletilmiş, bütün Kur’an’ı ezbere bilirdi hocam. Aynı zamanda jeoloji profesörüydü. Arapça biliyor muydu? Hayır. Eee, Kur’an’ı ezbere bilmesi neye yaradı?
Darwin’e karşı ayaklanan din, sonunda yine Papalığın evrim kuramını kabullenmesiyle strateji değiştirmek zorunda kaldı.
Galilei’nin gözlemi Tevrat’ın “Yeşu” kitabında ima edilen ve Zebur’un 93 numaralı mezmurunda dile gelen dünya merkezli evren fikrinin yanlış olduğunu ispat etmişti. Galilei’yi mahkûm eden Papalık 350 yıl sonra ondan resmen özür diledi.