Çok orijinal olmayan bu yorum bir gerçek olarak kabul edildi ve sayıları gittikçe artan filozoflar ve entelektüeller tarafindan hoşnutlukla karşılandı. Fakat hemen tüm muhafazakâr ideolojik düşünürlerce bu duruma yas tutuldu. Bu tartışmanın ana iddiası, din sosyolojisinde köklü bir şekilde yer edinen "sekülerleşme tezi"nin, mo-dernleşmenin kaçınılmaz olarak sekülerleşmeye yol açacağı fikrine dayanmasıydı, Sekülerleşme, bir taraftan, dini kurumların toplum nezdindeki itibarını yerle bir etiği kadar, diğer taraftan da insanların bilinçlerindeki din yorumların kabulünün de bir anlamda çöküşüne yol açıyordu.
Durkheim hiçbir toplumun kuşatıcı bir ahlak olmaksızın hayatta kalamayacağına inanıyor ve bu kuşatıcı ahlaki-sembolik düzeni "din" şeklinde isimlendiriyordu.
Modernleşme, yerelleştirilmis anlam ve değer sistemlerinin tekelliği iddiasını, tamamen imkânsız sekilde olmasa da büyük zorluklarla, bütün toplumlar için güçlü bir şekilde vurguladı. Aynı zamanda modernleşme, aşkın alana (örneğin kapsamlı ideolojiler aracılığıyla) inanan toplulukların dönüşüm geçirmesine sebebiyet verdi ve daha küçük toplulukların paylaşılmış anlamlarını bu anlam stoklarından ortaya çıkarttı. Bu ihtimale rağmen. baştan sona gerçekleşen bütün gelişmeler, hepsinden öte hem birey eylemlerinin yöneliminde hem de hayatın bütün alanlarında yüksek derecede bir güvensizlik doğurdu.
İstikrarlılık, bu tarzdaki yaşam topluluklarının, kendi içlerinde büyüyen çocukların bireysel kimliğinin uyumlu şekilde oluşmasında ve bu yolla da öznel anlam krizine karşı koruyabilmesinde oynadığı rol açısından özellikle önemlidir.