Araştırmalar anlamın üretilmesi, iletilmesi ve kabuli olmak üzere üç düzey doğrultusunda yönlendirilmelidir. Bunların karşılığı ise sırasıyla i) kitle iletişim araçları: i) topluluklar içerisindeki gündelik iletişim; ii) büyük kurumlar, topluluklar ve birey arasında aracı rol üstlenen aracı kurumlardı.
Eğer bu çoğulculuğun meydana getirdiği etkileşimler, şu ya da bu şekilde yasaların "çerçeveleriyle" engellenemezse, etkisini bütün gücüyle gösterecek ve beraberinde önemli sonuçlarından birini getirecektir: "yapısal" anlam krizi.
Kısaca söyleyecek olursak: Sekülerlesmiş modernitenin Avrupa modeli yalnızca sınırlı değerler üretmekle kalabilir. Toplumdaki ve bireylerin hayatlarındaki anlam krizlerini oluşturan en önemli faktör, sözüm ona modern sekülerizm değil, modern çoğulculuktur. Modernite, nitel çoğulculuk kadar nicel çoğulculuk anlamına da gelir. Bu gerçeğin yapısal sebepleri ise herkes tarafindan bilinir: artan nüfus; göçler; bununla da ilişkili olarak sehirleşme, fiziksel ve demografik anlamda çoğullaşma; piyasa ekonomisi; pek çok türden insanları bir araya getiren ve onları mantıksal olarak barısçıl şekilde birbirleriyle ilişki kurmaya zorlayan endüstrileşme; hukuk kuralları ve bu barısçıl bir arada oluşa kurumsal garantörlük sağlayan demokrasi...
Böylece tarihsel olarak, hem kendi hayatını hem de sosyal varolusunu din olmadan sürdürebileceğine inanan yeni bir insan türü ortaya çıktı: "modern insan".