‘Bunun adı sevgiydi. Bedavaya vermiyorlardı, bedelini ıstırapla ödüyordun. Kendi ıstırabınla. Ama zaten kimse sevmek kolay dememişti. Diyenler vardı da, onların hepsi salaktı.’
‘Bırak efendim şu derdi, şu kederi. Hayatta her şey geçer. Hayatta ebediyen devam eden hiçbir şey yoktur. Her şey bir rüyadır, bir rüya ki ondan uyanıldığı zaman hakiki uykuya dalınmış olacak. Gül arkadaş, gül. Bir Yunan filozofunun, bir Alman mütefekkirinin yahut da kim bilir belki de benim söylediğim şu sözü unutma, bu dünya yüzünden birer gülle gibi geçtiler, geçip gittikten sonra ayaklarının yürüyüşünün bir aks-i sedası bile kalmadı. Gelmişler miydi, ispatı nerde? Gülenler de ağlayanlar da aynı çukurda toprak oldular. Ağlarsan ne değiştireceksin, neyi değiştireceksin? Dünya kurulduğu günden beri bütün kanunlarıyla birlikte kurulmuştur.’
‘İstanbul’a geleli iki seneyi geçmişti. Ürkek kuş konduğu şehre alışmış, semtlerini tanımış, yaşamayı öğrenmişti. Oksijen yerine korku soluduğu günler çok gerilerde kalmış, solgun hayallere dönüşmüştü. Her deliğe girip çıkacak kadar yüreklenmişti. Herkesle konuşabilir, her yere gidebilirdi. Epeydir kendini eğreti bir çengelli iğneyle kentin ucuna iliştirilmiş gibi hissetmiyordu. Ödünç alınmış kaldırımlarda değil, kendi yollarında yürüyordu. Başkalarından artanı değil, kendi havasını soluyordu. Kendi soğuğunda üşüyor, kendi güneşinde ısınıyordu. Geceleri başını göğe kaldırdığında gördükleri kendi yıldızlarıydı. İki yılın sonunda anlamıştı ki sen bir şehre ait oldukça o da sana ait oluyordu.’