Fakat sığ aydınlanmacılar, kendi küçük akıllarını öylesine kutsallaştırmışlardır ki Tanrı'nın olmadığına inanmayı daha gerçekçi bulmaktadırlar. Tanrı vardır diyenleri 'bana saldırıyor' iddiasıyla suçlayan bazı sığ aydınlanmacıların, muhataplarını gericilik iddiasıyla damgalayarak kendi yaşam alanlarını genişletmeye çalıştıkları da şahit olduğumuz toplumsal bir gerçektir.
İnsanın yaratıcıyla ve toplumla bağını kopartan modernizm, onu çıkarı peşinde koşan bir varlığa dönüştürdü. Bu durum, beraber yaşama bilincini yok ettiği için toplumda bireysel değil, bireyci insanlar oluştu. Bugün, eşyayı tahrip eden, şiddeti önemsemeyen, zevklerin peşinde koşmayı doğrulayan felsefeden, yani hümanizmden kaynaklanan sancılar çekilmektedir.
Vicdan veya zihinsel jüri, insandaki iç disiplini sağlar. Kendini yaratan bir dış güce inanmadığı gibi, inorganik maddelerin birleşimiyle tesadüfen oluştuğunu düşünen insan, bu disipline ihtiyaç duymaz. "Kanunlara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim." diye düşünür. Sadece kendi zevkini ve çıkarlarını amaçlar. "Toplumun çıkarından önce benim çıkarım gelir." der. Böyle sorumsuz bir özgürlük anlayışı ve imtihan fikrinin akla gelmemesi, insana hoş gözükür. Ancak insanlığa kuş bakışı baktığımızda farkedebildiğimiz çocuklar, hastalar, zayıflar, güçsüzler, yaşlılar ve ceza evlerindeki insanlardan müteşekkil olan yaklaşık dörtte üçlük kısım, bu etik felsefenin kurbanı olur.
Din kendi bilgilerinin sorgulanmasına karşı çıktığı takdirde, akla ve bilime ters düşer. Hristiyanlığın teslis inancı veya Budizm'in ruh inancı gibi öğretilerini sorgulamaya açmayan dinler, kendilerine şüphe ile bakılmasına mahkumdurlar. Sorgulanmaktan kaçan inanç sistemleri,hayatiyetlerini sürdüremezler.