Hiç bilmediğim şehirlerde hiç yaşamadığım anılarım oldu bu kitapla: Berlin Duvarı'nın üzerine çıktım, açık bir kapının önünde sigara içtim, açılmayacağını bildiğim telefonlar çaldırdım olmak istediğim yerlerde, elimde bir radyo vericisiyle dolaştım gece vakti sokaklarda...
Çatıkatı Aşkları da güzeldi ama bu çok başkaydı. Çok dingindi, huzurluydu, yalnızlığı anlatıyor bir yandan da o teklifsiz dostlukları aslında sadece 'tanıdık' olabileceklerin nasıl bizim bir parçamız olabileceğini anlatıyor.
Çok masum duyguların yarattığı büyük boşlukları, büyük boşlukları rahatlıkla doldurabilecek küçücük mutlulukları anlatıyor.
Kendi halinde bir mahalle kızının "sevme" hikayesi aslında bu kitap. Hayatı sevme, aşkı sevme, Filiz'i sevme hikayesi, yaşama tutunma hikayesi.
Çok içtendi, dört nala koşmayan ama bir taraftan da son sayfaya kadar elinizi bırakmayan bir kitap. Mis gibi portakal kokusunun eşliğinde kulağınızda David Bowie'yle okuyacağınız ve sonra mutlaka sonrasında değişeceğiniz bir kitap.
Okuyunuz efendim!
Hayatlarının bir kısmını kapalı bir bavulda taşıyan iki yabancının başka bir hayatın ortasında karşılaşınca kısa bir süre de olsa hissettikleri aidiyet ve şefkat duygusuydu bu.
Mine abla bir defa o kadar çaresiz hissetmişti ki kendini sokaklarda sık sık karşımıza çıkan ve verilen sadakayı asla karşılıksız almayan Deli Hüseyin'e cüzdanından çıkardığı 10 lirayı "Haydi al!" "Allah sevdiğine kavuştursun de bari." diyerek uzatmıştı. Ama Deli Hüseyin "Yok, o az olur bu kadar paraya ; ben bir de oynayayım sana, ondan sonra verirsin." demişti. Böylece sokakta Deli Hüseyin'in Harmandalı oynamasını seyrederken Mine ablanın hem gülüp hem de "Şu halimize bak allah aşkına" diyerek ağlamaya başlamasıyla son bulmuştu o gün.