Yapıştırsam da hayatımın su sızıyordu çatlaklarından.
Karanlık, ıssız ve bir o kadar da soğuk o kuyunun en dibinde sıska bedenim ve güçsüz irademle neyi veya kimi bekliyordum? Kendimi mi ?
Herkese koşarken kendime duraksayışlarımı mı yoksa herkesin derdine derman olurken kendi dertlerimin bana yük olup , o yükün altında sanki bir enkazdan kurtulmuş gibi bana doğru yaklaşan yabancı ruhumu mu?
Ayna da gördüğüm kişiye dost muyum düşman mı?
Olmak istediğim kişi ile dönüştüğüm kişi arasındaki fark neden bu kadar büyüdü?
Günler, haftalar, aylar derken geçen sadece zaman mıydı yoksa hayat mı?
Bir şeylere yetişmeye çalışırken, geriye dönüp baktığımda mecalsiz kalmış ruhumu görmezden gelirken, aslında kendimi kaybettiğimi, ruhum gerçek mânâ da yere çakılınca mı anlayacağım?
Didem Madak'ın sözü ile başladım yine onun sözü ile bitireyim; " keşke gölgesine razı bir fesleğen olsaydım"