Üç Cisim Problemi Üç Cisim Problemi "Dünyanın Geçmişini Anma" serisinin ilk romanı. Roman, insanın doğasından insanlığın geleceğine, güncel bilim kuramlarından felsefi metinlere kadar pek çok kavramı ele almada önemli bir referans roman olarak da değerlendirilebilir.
Ele alınan kurguda konuya eşlik eden tarihsel, sosyal, politik ve suç-polisiye teşkil eden yan unsurlar bilimin sağlam temelleriyle dengeli bir şekilde konuşlandırılmış. Roman, bu şekilde bilim dünyasının hayal gücünü zorlayan zihin açıcı yönünü de ortaya çıkarmış diyebilirim.
Söz konusu kimi kısımların anlaşılması güç olması ister istemez beni kuantum fiziği, atom altı parçacıkları, çift yarık deneyi ve nanoteknoloji gibi bazı teorik olgularda tekrar araştırma yapmaya sevk etti. Hatta romanda Metaverse evreninden bire bir hiç bahsedilmese bile "Üç Cisim Oyunu" bölümleri kapsamında belli başlı göndermelerden bahsetmek de mümkün...
Romanın en önemli başarısı doğa, politika, tarihsel diyalektik, suç ve hatta gizem gibi yan unsurlar arasındaki bağlantıların romanın bütününü kapsayacak şekilde ustaca olay örgüsüne giydirilmesi... Ve bu şekilde tam yeri ve zamanında tekrar-motiflerle birlikte romanın akıcılığı sonuna kadar değerinden bir şey kaybetmiyor. Her ne kadar türü spekülatif kurgu olarak etiketlense de, romanda kozmosa, farklı boyutlara dünya dışı varlıklara, dünyanın karanlık yapılanmalarına, dünya dışı temaslara dair bireysel görüşlerime paralel olabilecek bazı etmenler önemli ölçüde romana sıkı sıkı tutunmamı sağladı.
Tahminimce "Dünyanın Geçmişini Anma" serisinin diğer iki romanı da beni yanıltmayacaktır.
Hugo ödülünü fazlasıyla hak eden "Üç Cisim Problemi" bence zamanımızdan birkaç kuşak sonra Lem, Asimov, Clarke gibi yazarların kült bilimkurgu romanlarının yanında yerini alacaktır.
Hyperion Bir bilimkurgu- fantastik roman türünden beklentilerimi fazlasıyla karşıladı Hyperion. Ana karakterlerin ortak bir eksende fakat ayrı ayrı kendi hikayelerine yedirilmesiyle karşımıza çıkan inanç sistemleri, felsefe, sanat, bilim ve siyasete dair katmanlı metinler, yazarın tasarlamış olduğu evrenin ilgi çekici fantastik bir kurguyla harmanlandığı büyük bir edebi şölene dönüşmüştür. Tüm bu olgular -yapıtın 1989 yılında yazıldığı da düşünüldüğünde- yazarın bilim, felsefe, sanat ve inançlar hiyerarşisini temsil eden kültürel bilgi birikiminin ve donanımının günümüze hatta gelecek dünyasına dair öngörüsel parçalarıyla diyalektik bir zeminde kendisini bulmuştur. Yazar ayrıca söz konusu katmanlı evreninde üstün bir hayal gücüyle şekillenen imgelemlerin yansıması olarak hakimiyet, alanaştırma, ışılhat, ağaçgemisi, tohumgemi gibi kendisine özgü nesne ve kavramlarla bir dil terminolojisi ve literatürü oluşturmuş ki, her mekanı-atmosferi iliklerime kadar hissettiren uzunca tasvirler, Lovecraft vari gerilimi hat safhaya çıkaran labirentler, tekno-bilimsel sistem- mekanizmalar, bürokratik tutumlar ve tüm kurguyu ağır ağır ören içi dolu katmanlı metinlerle çevirisi pek de kolay olmayan bir iş ortaya çıkmıştır. Tüm bu koşullarda çevirideki ufak tefek sorunlu yerleri hoş görmek kaydıyla, Yaprak Onur’un bu zorlu işin üstesinden gelebildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Umarım serinin devamı da aynı özen ve başarıyla yayımlanır. Ek olarak -çoğunlukla şair karakterini temsil eden- kompozisyonun aralarına sıkıştırılan ve abartıya kaçmayan küfürler, espriler ve ironiler yazarın mizah yönünün de ne kadar gelişmiş olduğunu romanında fazlasıyla gösterirken tebessümüme eşlik eden sesli gülmelerimi de itiraf etmeliyim. Kısacası Hyperion, kendi çoklu evrenine çatı oluşturan sarmallı