Çölde bir yolcu gibi yalnızlığın içinde
Kavrulup gidiyorum.
Serseri bir rüzgâr gibi hep ganimet peşinde
Savrulup gidiyorum.
Serçe kadar pervasız, bir günden ötekine
Atlayıp gidiyorum.
Bütün kumaşlarını açtığım gibi yine
Katlayıp gidiyorum.
Bir kış güneşi gibi ben keyfimin esiri
Görünüp gidiyorum.
Ne belli bir yerim var, ne de sevdiğim biri
Sürünüp gidiyorum.
Önümüzde hayat... Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk.
Sait Faik Abasıyanık gerçekten sade dili ve muazzam gözlem yeteneğiyle okurken zevk veren bir yazar. Gözlemlerini çok iyi bir şekilde tasvir ediyor ve bu tasvir yeteneği zihnimizde her anın eksiksiz canlanmasını sağlıyor.
Fakat kitap içinde bulunan kısa hikâyeler bana hep eksik hissettirdi. Bunu bir tek ben mi hissettim bilmiyorum ama tam hikâyeye odaklanmış, bir şeyler olmasını beklerken hikâye bitti. Birinde, ikisinde değil; hepsinde böyle oldu.
Yani hikâyeleri her ne kadar akıcı olsa da bana göre pek anlaşılabilir değildi. Hikâyeler gerçekten kısa ama anlayabilmek için oldukça uzun bir vakit harcamanız gerekiyor. Gerçi, ne kadar uzunca düşünsem bile ben yine de anlayamadım ama neyse :)