Evvel zaman içinde, üç güzel kızı olan bir kral varmış.
Yaşlandıkça, kızlarının hiçbiri evlenmediği ve kendisine bir vâris vermediği için krallığı hangisine bırakacağını düşünmeye
başlamış. Böylece kızlarından kendisine olan sevgilerini göstermelerini istemeye karar vermiş.
En büyük prensese, “Beni ne kadar sevdiğini anlat,” demiş.En büyük prenses onu krallıktaki tüm hazineler kadar çok
seviyormuş.
Ortanca prensese, “Beni ne kadar sevdiğini anlat,” demiş.
Ortanca prensesin ona sevgisi demir kadar sağlammış. En küçük prensese, “Beni ne kadar sevdiğini anlat,” demiş. En küçük prenses karşılık vermeden önce uzun uzun düşünmüş. Sonunda onu etin tuzu sevdiği gibi sevdiğini söylemiş.
“O zaman beni hiç sevmiyorsun,” demiş kral.
Kızını şatodan
sürmüş ve dönemesin diye kalenin köprüsünü kaldırtmış. Prenses artık üzerinde bir ceket, hatta cebinde bir parça
ekmek olmaksızın ormanda yalnız kalmış. Zorlu kışı ağaçların
altına sığınarak geçirmiş. Bir hana varmış ve aşçı yamağı olarak
işe girmiş.
Günler günleri, haftalar haftaları kovalarken prenses
mutfak işlerini öğrenmiş. Sonunda işvereninden de becerikli hale
gelmiş ve yemeklerinin şanı krallığın dört bir yanına yayılmış.
Yıllar geçmiş ve en büyük prensesin evlenme vakti gelmiş.
Düğün şenlikleri için yemekleri hazırlama görevi de handaki
aşçıya verilmiş.
Mönüde ana yemek olarak kızarmış kuzu eti servis edilecekmiş. Kralın en sevdiği yemekmiş ama bu sefer tamamen tuzsuz
pişirilmiş.
Kral tadına bakmış.
Sonra bir daha bakmış.
“Müstakbel kraliçenin düğününde bu kadar rezil bir et yemeği sunmaya cüret eden de kim?” diye bağırmış.
Prenses aşçı babasının huzuruna çıkmış ama o kadar değişmiş ki kral onu tanıyamamış. “Ben sizin sofranıza tuz koymam, Majesteleri,” diye açıklamış prenses. “Sonuçta, tuzun kıymetli
olduğunu söyledi diye en