Azad Altuğ

kimlik doğuştan verilen bir şey değildir” önermesinden tek bir sonuç çıkıyor: Kimliklerimizin (yani “Ben kimim?”, “Bu dünyadaki yerim ne?”, “Dünyadaki amacım nedir?” gibi soruların yanıtlarının) tıpkı sanat yapıtları gibi yaratılmaları gerekiyor. Bütün pratik hedef ve amaçlar açısından, “Her bireyin yaşamı bir sanat yapıtı haline gelebilir mi?” (ya da daha manidar olarak, “Her birey kendi yaşamını yaratan sanatçı olabilir mi?”
Reklam
Eğer yaşam bir insan yaşamı ise –yani irade ve seçme özgürlüğüyle donatılmış bir varlığın yaşamıysa− sanat yapıtı olamaması mümkün değildir. “Yapacağım” ifadesinin yerine “yapmalıyım”ı dayatan ve dolayısıyla olası tercih boyutunu daraltan dış güçlerin ezici baskısına nedensel rol atfederek, irade ve seçimin varlığını yadsımaya ve/veya gücünü gizlemeye yönelik her türlü çabaya rağmen, irade ve seçim yaşam biçimi üzerinde iz bırakır.
Geçmiş geleceğe rehin bırakılmıştır ve özgürlüğü ya da kurtuluşu ne sıklıkla gayretle müzakere edilmiş olursa olsun, ödenen fidye ne kadar yüksek olursa olsun, geçmiş sonsuza kadar rehin kalmaya mecburdur.
Dünyanın yönetilme biçimiyle ilgili kaygının yerini, kendi kendini yönetme kaygısı aldı. Bizi üzen ve kaygılandıran şey, bütün sakinleriyle beraber dünyanın hali değil; dünyadaki zorbalıkların, saçmalıkların ve adaletsizliklerin, kaygılı bireyin iç huzurunu ve psikolojik dengesini bozan ruhsal sıkıntılar ve duygusal sarsılmalar şeklinde yeniden dolaşıma girmesinin ürünü olan şeylerdir.
Lipovetsky’nin özetlediği üzere, “disiplinci ve militan, gözüpek ve ahlakçı bireycilik” yerini, “kişisel başarıyı varoluşun esas amacı haline getiren hazcı, psikolojik” “alakart bir bireyciliğe” bırakmıştır.
Reklam