Görülüyordu ki, adına Türk milleti denilen soy hamur, yüzyıllardan sürüp gelen ve adına düzen denilen bir düzensizlik içinde eziliyor, bozuluyor, şekilden şekle giriyordu. Toprak kanunları eskimiştİ ve uygunsuzdu. Aile nizamı karışıktı. Şeriat köyde köy ağasının ücretli uşağı olan mollanın, kasabada cahil müftünün oyuncağı haline gelmişti. Tekkeler, tarikatlar zaten tefessüh etmiş, bitmişti. Hükümetle halk henüz kaynaşmamıştı. Bu cemiyet, bir inkılaba muhtaçtı. Yıkan ve altüst eden değil, fakat temizleyen ve düzenleyen bir inkılaba…
Kahramanları da, ilahları da yaratan biziz. Insanlar,
putlarını kendileri yaparlar. Sonra bir zaman gelir, onları yıkarlar. Fakat sonra gene yenilerini yaparlar…
Fakat zaman geçip de biraz dikkat edilince, insanın kendini farkına varmadan birtakım çarkların dönüşüne kaptırmış olduğu hissediliyordu. Bu çarklar, garip bir şekilde birbirini tamamlıyorlardı. Öyle çarklar ki, onların dışına bir adım bile çıkmak isteseniz, kendinizi boş bir step ortasında, trenden atılmış bir yolcu gibi tamamen yalnız hissederdiniz.