İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
Başlar her gün biraz daha insan olmaya.
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya...
Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.
"Akıntıya kürek çekmekten, deniz görmeyen semtlerden, televizyondan, gazeteden, beraber ve solo türkülerden, yağmurlu günlerde üstüne su basınca arasından su fışkırtan kırık parke taşlarından, sıkıntılı havalardan, çizik plaklardan, bozuk pikaplardan, davetsiz misafirlerden, camın ötesindeki göklere uzanan beton yığınlarından, telefon beklemekten, aşık olmaktan, sigara dumanından, güzel kitapların bitmesinden, pis kokan insanlardan, kalabalık otobüslerden, başkasına ait gazeteyi süzen gözlerden ve pastel boya takımında kullanılmayan tek renk olmaktan nefret ediyorum. "
Bir kadının Shakespeare'in oyunlarını onun döneminde yazmış olması imkansızdı
Eğer Shakespeare'in, diyelim Judith adında harikulade yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı ne olurdu? (...)
O da ağabeyi kadar maceracı bir ruha, onun kadar parlak bir hayal gücüne sahipti ve onun kadar can atıyordu dünyayı görmeye. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak şöyle dursun, gramer ve mantık öğrenme şansı bile olmadı. Ara sıra, belki de ağabeyine ait olanlardan bir kitap alıp birkaç sayfa okudu. Ama sonra annesiyle babası içeri girip ona çorapları yamamasını ya da yahniye göz kulak olmasını, kitaplara kağıtlara dalıp gitmemesini söylediler.
Sert ama sevecen konuşmuş olmalılardı,çünkü onlar bir kadın için yaşam koşullarının ne olduğunu bilen ve kızlarını seven hatırı sayılır insanlardı, hatta kızları büyük olasılıkla babasının gözbebeğiydi. Belki tavan arasında gizli gizli birkaç sayfa karalamış ama onları özenle saklamış ya da yakmıştı.
Ancak kısa bir süre sonra henüz yeni yetme bir kızken, civardaki bir yün tacirinin oğluyla nişanladılar onu. Evliliğe karşı duyduğu nefreti haykırıp bunun için de sıkı bir dayak yedi babasından. (...) bir yaz gecesi pencereden aşağı iple inip Londra 'nın yolunu tuttu. On yedisinde bile değildi.
Sözcüklerin ahengi sözkonusu olduğunda tıpkı ağabeyi gibi Tanrı vergisi bir yeteneğe, son derece kıvrak bir hayal gücüne sahipti. Yine onun gibi tiyatro hevesi vardı, sahne kapısında durup, oyunlarda rol almak istediğini söyledi. Suratına güldü erkekler
(...)
Nihayet çok genç olduğu ve gri gözleri, kavisli kaşlarıyla Shakespeare'e şaşılası bir biçimde benzediği için, aktör- yönetmen Nick Greene insafa geldi; Judith kendini bu beyefendiden hamile kalmış durumda bulunca da - bir kadın bedenine yakalanıp darmadağın olmuş bir şair ruhunun ateşini ve