her kopmanın yeniden bağlanma, tamamlanma, bütünlenme ihtiyacını da beraberinde getirdiğine inanırım. İçimizden bazı insanların bu kopmayı telafi etmek için kendilerini sanata verdiklerine düşünürüm. Hele benim gibiler vermekle kalmaz, ona ömürlerini adarlar. Sanat yalnızca ölümle ödeşmek değil aynı zamanda tabiat karşısında bir telafidir. Hayata karşı bir telafi. Her hayat noksandır çünkü. Tamamlamak isteriz.
At elinden o kâğıdı kalemi, hiçbirini yazma, hep mırıldan. Hepsini kaybet, unut gitsin. Fark etmez. Bir kez ağzından çıkmaları hatta sadece aklından geçmeleri bile yeter. Bırak yazma istersen. Onlar ruhundan çıkar, havaya karışırlar, yele tutunurlar, denize düşerler, toza bulanırlar. Sonra da muhakkak biri bulur onları, duyar bir şekil.
“Kimin ben?”
“Benden başka herkes.”
Bu soruya her seferinde başka bir cevap buluyorum. Ama buluyorum, asla cevapsız kalmıyor soru. Bir sürü şeyim ben. Bazen isimim, bazen şehir. Bazen hayvan, bazen eşya. İsmimin baş harfleri hep başka başka.
“Sana ilk ismimi anlatmış mıydım ben Efsun Abla?”
Herkesin bir ilk ismi vardır, kendisinin bile bilmediği. Hepimiz o ilk ismimizi bulmak için geliriz bu dünyaya. Ama dünyada gördüklerimize kendimizi kaptırıp ismimizi aradığımızı unuturuz. O yüzden devamlı sorarız birbirimize, “Benim ne işim var burada?” diye.
Tanrıyı uydururuz bahane olarak. Bir yaratıcının eğlencesi olduğumuza ikna oluruz. Bizimle eğlenen bir yaratıcının hiddetinden kendi kendimizi korkuturuz. O yüzdendir içine düştüğümüz bu boşluklar, bu kayboluşlar, bu anlam aramaları, bu bulamamalar, bu bunalımlar…
“Şairim diyorsun ama maşallah destan yazıyorsun pezevenk!”
Kimin kim olduğuna önem veren bu dünyanın kimseye önem vermemesi üzerine düşünmeye başladığımız anda her şeyin altüst olacağını bildiğimizden olsa gerek, hiçbirimiz gerçekten kim olduğumuzun peşine düşmüyoruz. Sadece hayalî bir tanrının kulu olduğunu sanmak yetiyor insana.