Roman gayet akıcı bir dille yazılmış, okuması zor değil ancak insanı zorlayan kitapta olanlar. Özellikle de 2. bölümde yaşananlara birde Miranda'nın bakış açısıyla bakıp durumun gerçek şartlarını kavradığınızda 3. bölümü okumak zor geliyor çünkü tekrar Ferdinand'ın ağzından yaptıklarını aklayışını dinlemek, Miranda'yı 'öldürmesine' rağmen kendi hatası diye nitelendirmesine katlanmak çok zor. Miranda'nın o acıyı çekişi ve Ferdinand'ın buna karşılık sadece kendini çıkarlarını gözetip bencilce davranışı... Tıpkı Miranda'nın onu tanımladığı gibi. Basit ve tiksindirici. Nefret edilemeyecek kadar hor görülebilir.
Ferdinand'ın her şeye rağmen 'ben kötü değilim, yaptığım kötü bir şey değil' niteliğindeki düşünceleri insanı rahatsız ediyor, özellikle de duygularının aşk değil de takıntı, tamamen bir hastalık oluşunun apaçık olması her şeyi daha güç kılıyor. Miranda onun için tıpkı hapsettiği, sonsuza dek anlam ve güzelliğini yitirmeden ama karşılığında ölü olan, canlılığını yitiren kelebekleri gibi, koleksiyonunu yaptığı kelebekleri... Kafasındaki 'Miranda Modeli' bozulduğunda öfkeleniyor, kin besliyor.
Kitapta bunun yanı sıra Miranda'nın kendisinden oldukça büyük olan G.P.'den etkilenişi, onun kendi düşünce yapısını nasıl etkilediğini ve de şekillendirdiğini de görüyoruz. Miranda'nın mahzende kaldığı süre boyunca dünyaya, çevreye, insanlara karşı bakış açısında değişiklikler oluyor, pek çok şey hakkında düşünüyor. Alt sınıfın kibrinin üst sınıfınkinden beter oluşu, ortaya çıkan yeni kesimin her şeyi beraberinde kitleleştirmesi, basit bakış açısı, hiçbir şey yapmayan ve olduğuyla yetinen, ileriye uzanmayan insanlara karşı olan hoşnutsuzluğu...
Doğrusu son ana dek içimde umutsuz bir umut vardı ancak daha önce John Fowles okumuşluğumdan ne yazık ki beklenen, kolay kolay