Ya depresyon aslında yas tutmanın bir biçimiyse, olması gerektiği gibi olmayan hayatlarımız için tutulan bir yas ise? Kaybetmekle birlikte hâlâ ihtiyaç duyduğumuz bağlar için tuttuğumuz bir tür yas?
Bunu takip eden on üç yıl boyunca doktorlar aynı ilaç için reçeteler yazmaya devam etti ve hiçbiri de bu soruları sormadı. Sormuş olsalardı içerleyip şöyle derdim muhtemelen: Mutluluk yaratan doğru kimyasalları üretemeyen arızalı bir beynim varsa şayet, böyle sorular sormanın ne anlamı var ki? Zalimlik değil mi bu? Bunamadan muzdarip olan bir hastaya anahtarlarını nerede bıraktığını niye hatırlayamadığını sormazsınız. Aptalca bir soru bu.
Lise öğrencisi Pippa, içindeki sese kulak vermekten başka bir şey yapmamıştı. Çocukken tanıştığı, ona her zaman kibar davranan Sall’in katil olabileceğine inanmak istemiyordu. Peki ama öyleyse katil kimdi?
Araştırmacı gazeteci olma hayali kuran Pippa, okuldaki bir ödevi bahane ederek beş yıl önce kasabada işlenmiş bir cinayetin izini sürmeye başlar. Herkes için dosya kapanmıştır: Katil suçunu itiraf etmiş ve intihar etmiştir. Ancak Pippa’nın içini kemiren bir şüphe vardır ve o, bu huzursuz sesi dinlemeyi seçer. Herkesin katil olarak gördüğü adamın kardeşiyle birlikte gerçeğin peşine düşerler. Ne var ki, ortaya çıkan her ipucu işleri biraz daha karmaşık hâle getirir.
Akıcı dili ve zekice kurgusuyla sürükleyici bir okuma sunan bu kitap, okuru şu soruyla baş başa bırakır: Gerçeğe ulaştığımızı sandığımız anda bile, yakaladığımız suçlu gerçekten doğru kişi midir? Peki ya kurban ? Aslında herkesin anlattığı kadar masum mu ?