Açık denizdesin. Ne bir liman ne bir ada var etrafında. Ufukta görünen hiçbir şey yok ulaşabileceğin, varabileceğin ya da tutunabileceğin... Büyük koyu dalgalar seni içine çekiyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen ürkütücü gece boğazında. Su yutmuşsun gibi nefes aldırmıyor, uzadıkça uzuyor gece ve kopkoyu bir karanlık gözlerinde dinleniyor. İçindeki ışığı emiyor oysaki gün ışığı susuzluğunu dindirecek biraz olsun ümitlendirecek ama gelmesi uzun sürüyor. Sabrın zorlanıyor, bedenin yorgun... Düşüncelerin, gecenin karanlığında daha da ezici. Etrafında kimsesizlik esiyor. Rüzgârı bıçak gibi kesiyor ama kanatmıyor. Geçmiş seni anemi yapmış; bugüne kanayacak ne yaran ne iyileşecek acın ne de tadın kalmış. Açık deniz, ama sen kapanmışsın kendine. Kendi kendini öldürüyor, boğuyorsun. Tutunmak istiyorsun bir hayale, ufacık da olsa bir tahta parçasına, belki de bir bulut alıp uçursun seni istiyorsun. Olmayacakları arzuluyor, elde edemeyince de kızıyorsun. Olduğun yerde dur ve bırak kendini tuzlu suya. O seni yüzeyde alıp götürecek. Nereye, kime ve neden? Sorma lütfen. Bırakmayı bil yeterli. Bırakınca göreceksin boğazındaki parmak izlerinin sana ait olduğunu. Nefes almaya başlayınca sakinleşecek kalbin. Kalbinde ne kaldıysa geride bırak o kırık dökük parçaları. Sana hiç ait olmadılar. Sen sadece ‘sana’ aitsin. Hadi bırak!
Hadi bırak, gece yeterince karanlık
Ay ışığını görebilecek kadar
Peki ya sen,
Neden hala göremiyorsun?
"Düşünmemeliyim, hiçbir şey düşünmemeliyim her şeyin normal olduğuna inanırsam her şey düzelecek.”
Bunu her gün kendime hatırlattığım için doğal olarak hayatımda sevdiğim sayılı kitaplardan biri olan ‘Veronika Ölmek İstiyor’u aklıma getirdi. İlk kez 10 yıl önce okumuştum. Bugün ise tekrardan okuduğumda daha iyi anladığımı fark ettim. ‘Fark etmek’ ve bunu derinden anlamak... Kitapların da hayatımıza doğru zamanda gelişi ve dokunuşu vardır ve bunun sonucunda kişide büyük bir etki yaratır.
Soğuk bir kasım günü kendini öldürmeye karar veren Veronika karakteri bana daima yakın idi. Hafızama kazınmış bazı cümleler var ki bu son dönemde sıkça hatırlar oldum. Özellikle içinde bulunduğum hastane döneminde bana yakın gelen ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ ile Veronika oldu.
“Yaşamı boyunca pek çok kez fark etmişti Veronika, tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyormuş gibi söz ederlerdi, ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylelikle kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.”
Aynı acıyı yaşamadıkça kimsenin kimseyi anlayamadığı, duyamadığı, göremediği oldukça net iken sağır kulaklara ne anlatılabilirdi? Sonuç sadece yorgunluk-kendi içsel yorgunluğun... İntiharı, yaşamaktan korkanlar ya da güçsüzler değil; en cesur olanlar yapabilir. O kadar uzun süre güçlü olmak zorunda kalmışlardır ki artık yaşam anlamını yitirmiştir. Yaşam tükenmiştir. Evet çaresiz olanlar ölür. Çare var mı sorunuma diye sorsak 40 ağızdan 40 fikir çıkar ama hep lafta kalır. Gerçek çareler bazen de ulaşılamaz olandır, denenmişleri denemeye doymuşlardır, yok olmaktır bazen çaresizliğin çaresi. Güneş nasıl ki her gün battığı gibi doğuyorsa ve bizler eminsek evet güneş bizimle ve yine gelecek;