Ülkemizde bir yapıtın bu kadar hayranı olunup, onun kitabını Türkçe yayımlamayan vs gibisinden kitabı ilk defa okumuş, adını yeni duymuş ama bunun triplerini başkasına çektirenlerden olmadığım için böyle bir çemkirme yapmayacağım. Ancak belirtmek istediğim bir durum var. Rambo kitabını yazan adamı bu kadar övüp, reklamını bile Rambo’nun yazarı diye yapıyorsunuz. Neden Rambo kitabını hiçbiriniz çevirmediniz diye sorarlar adama. Gelelim kitaba.
Kitapta 2. Dünya Savaşı öncesi diyor ama kitabın henüz başında Abelard Korunması için Paris – Eylül 1118 tarihi veriliyor. Sonra yine Paris’e ancak bu sefer Eylül 1938’e dönüyoruz. Heyecanlı bir toplantı başlangıcı oluyor. Sonra da günümüz olduğunu tahmin ettiğim, en azından daha sonraları, bir döneme geçiyoruz. Saul diye bir adamın Eliot diye birinden aldığı emirle hedeflenen 6 adamı öldürmesinin olayı (Araplar ve Amerikalılar arasındaki petrol anlaşmalarını düzenleyen Paradigm Vakfı olayı) neydi derken kitaba kapıldığımı henüz sayfa 50 olmadan fark ettim. Zaten işin güzelliği de 200 sayfalık kitabın 180. sayfasında boş giden olayların 20 sayfada hareket kazanması yerine 500 sayfalık kitabın 50. sayfasında kitaba tutulmak. Aradığım lezzet bu!
Asıl Spoiler’in babası burada. Onu da verip sonra kitap hakkında daha fazla yorumda bulunmamaya çalışacağım. Ancak benim verdiklerim kitabın okunmasına engel değil; daha çok kitabın konusunu kavratma amaçlı. Eliot, ABD başkanına en yakın adamlardan birisi ve emir verdiği adamını başkana satacak. Ve mükemmel bir takip başlayacak. Çok sevdiğim bir dil ailesinin çok sevdiğim bir sözüyle: “La vida es como una modena. Puedes gastarla de la forma que querias, pero solo la gastas una vez.” (Yaşam para gibidir. Dilediğiniz gibi harcayabilirsiniz ama yalnızca bir kez.)
Harika, muhteşem, mükemmel.
. Bir hiç olmak üzücüdür beyler. İnsanlar hep aranmak ister, dinlenmek ister, hayatta bir kez de olsa önemli olmak isterler.
. Olayı nereye çekerseniz çekin, önyargı gerçeği hep saklar.
. Suçlu... Suçlu... Suçlu... Suçsuz...
i.hizliresim.com/P1qzb9.jpg
Pazar günü bilirsiniz ki tatil günü, ama ben tabiki hastanedeyim. Nöbet yani, acil de hasta bakıyorum, arada servis işleri oluyor onlarla ilgileniyorum, bazen yoğum bakımdaki hastalar kötüleşiyor ona gidiyorum. Yani heryerle ben ilgileniyorum:)
Ama artık eskisi gibi değilim. İsimde artık daha da iyiyim. Ve işlerimi daha hızlı hallettigim için nöbet sakın geçiyor diyebilirim. Yinede içimde bir sıkıntı var.
Sıkıntımın sebebi gece 3 te ortaya çıktı. Hemşire hanım beni arayıp uyandırdı. Evet nöbette uyuyabiliyorum. Gece 1 den sonra gelen hasta sayısı baya azalıyor. Tek tük geliyor. Ama saat 3 te ve 5 te gelen 2 hasta sizin uykusuz kalmanıza yetiyor. Ya ne olcak sabaha kadar çalışırım, sabah gider eve uyurum diye düşünürseniz öyle bir dünya yok. Sabah 7.30 da vizit sonra akşama kadar serviste çalışmaya devam.
Neyse anlatmak istediğim bu değil.
Gece 3 te Hemşire uyandırdı. Nöroloji den konsültasyon var. Yani nöroloji ye bir hasta gelmiş, hastayı bize danışmak istiyorlar. Eh gece 3 te hasta danışıyorsan durum acil demektir. Tabi hemen hasta ismini öğrendim. Açtım filmlerine baktım. Oh durum baya kötü. Beyin kanaması var, ama çok kötü. Tabi daha hastayı görmedik. Sadece filmlerine bakıyorum. Ama bir süre sonra sadece filme bakarak bile hasta ne durumda hatta yaşar mı yaşamaz mı anlayabiliyoruz. Bu hastanın durum kötü.
Hastayı gördükten sonra ki hastanın bilinç yok. Kendinde degil. Tepki vermiyor. Yakınlarına ne olduğunu sorduk. Hasta gece uyanmış. Eşi bir gürültü duymuş. Bakmış adam baygın yatıyor. Muhtemelen ayağa kalktıktan sorma bayılıp düşmüş. Hemen acile getirmişler. Hasta 45 yaş, hipertansiyon dışında hastalığı yok. Yani sağlıklı erişkin bir birey denebilir. Durum o kadar hızlı gelişmiş ki hasta yakınları durumun ciddiyetinin farkında değil. Biz filmleri değerlendirdik