Dört öyküden oluşan bir kitap. Felsefe ve edebiyatı yoğun olarak hissedeceğimi düşünmenin heyecanıyla okumaya başladığım bir kitaptı. Öncelikle beni çok yoğun bir anlatım karşıladı. Her kelime ve cümlesi üzerine düşünmekten bitap düştüm. Evet, düşünce üzerine olan kitapları seviyorum ancak bu kitap çok ayrıntılı geldi bana. Ben ki ayrıntıdan fersah fersah kaçarım. Bu kitabı okurken de sürekli uzaklara kaçıp gitme isteği duydum içimde. Hikayelerde yer yer yüzüme bir soğuk yeyip kendime gelmek için pencereyi açıp soluklandım. Huzuru ve huzursuzluğu aynı anda yaşadım. Şahsen eser çok güzel, ancak biraz daha olayla desteklenseydi biz okurlar için o ara nefes alma imkanı doğardı. Böyle düşünüp böyle yaşayan insanlar nasıl yaşıyor acaba? Çünkü ben bu öykülerden birinde yaşayan biri olsam yaşayamazdım. Sürekli iç monolog yapmak... Bir felaket. Bu düşünce hapsinden kaçmak için psikiyatra giderdim. Evet. Çünkü özgürlük...
Bazen çevremdeki arkadaşlara kulak kabarttımda acaba dünya, bu yusyuvarlak şey nasıl bir dönüşteydi de kiminde mide bulantısı, kiminde eğlence, kiminde yükseklik korkusu, kiminde göğe merdivensiz tırmanma ile beliriyor diye düşündüm.
Öyleyim demek filmlerdeki gibi bir hıçkırık, bir iç çekme, iki duble viski ile kabul edilebilir bir şey değil. Kabul ettin, istersen etme, peki, yine de peki de ne peki?
Sebebini anlamıyorum ama seziyorum. Sezmek anlamaktan çok kötü. Anlamak bir, sezmek bindir, anlamak bir müddet içinizde yürür, anladığınızla bir amorf da olsa şekil alırsınız. Sezmek şekilsiz ve hep sancılıdır, her gün yeni bir sancı doğurur.