Her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılgısıyla yaşıyoruz; sanki hayat bizim planlarımıza göre şekillenmek zorundaymış gibi. Bir yıl sonrasına, on yıl sonrasına dair sarsılmaz hesaplar yaparken, aslında bir sonraki nefesimize bile hükmedemediğimizi kabul etmek istemiyoruz. Bu hikâyeyi okurken şunu fark ettim: Biz sadece kendimize odaklandıkça dünya küçülüyor, ruhumuz ise o bencillik kafesinde nefessiz kalıyor.
Sanki bu dünyada sonsuza kadar kalacakmışız gibi, her sabah bitmek bilmeyen bir hırsla uyanıyoruz; yarını garantiye almanın ve sadece "kendi" kalemizi inşa etmenin telaşına düşüyoruz. Oysa Tolstoy, o bir yıl eskimeden ayağını sarmasını istediği sağlam çizmelerin peşindeki zengin adamın karşısına ansızın gelen o son nefesi koyduğunda; aslında hepimizin içindeki o sahte güven duygusunu yerle bir ediyor. Bir yıl sonrasının planını yaparken, dakikalar sonra giyeceği kefenden haberi olmayan o adam, aslında biziz. Yarınlar için devasa hayaller kurarken, ayağımızın altındaki zeminin ne kadar kaygan olduğunu unutacak kadar kendimize hapsolmuş durumdayız.
Ayakkabı tamircisi Simon’un o karlı gecede, üstelik kendi cebi de delikken sırtındaki paltoyu tanımadığı bir yabancıya giydirmesi, sadece bir yardım anı değil; insanın içindeki o ürkek, o "ben ne olacağım" diye fısıldayan bencil sesi susturduğu andır. Hepimiz bazen kapıyı kapatıp dünyayı dışarıda bırakmak, evdeki o tek lokma ekmeği sadece kendimize saklamak istiyoruz. Paylaşmanın bizi eksilteceğini, bizi bitireceğini sanıyoruz. Oysa o sofraya bir tabak daha eklendiğinde evin içindeki o ağır kasvetin nasıl dağıldığını gördüğümüzde anlıyoruz ki; insan aslında başkasının yarasına dokunduğunda, kendi ruhundaki o hiç dinmeyen kadim ağrıyı dindiriyor.
Asıl sarsıcı olan gerçek şu: İnsan aslında sadece kendi gayretiyle, kendi