Şimdi anladım ki kötülük kötülükle çoğalıyor, insanlar ne kadar kötülüğün ardına düşerlerse ona o kadar çoğaltıyorlar. Demek ki kötülük kötülükle ortadan kalkmıyor. Peki, öyleyse neyle kalkıyor?
Mümin Sekman’ın bu satırları arasında dolaşırken, aslında o çok tanıdık "her şeyi yapabilirsin" masallarından ne kadar uzak olduğumuzu fark ediyoruz. Kendi hikâyemizin iplerini elimize almanın coşkusuyla sayfaları çevirirken, karşımıza çıkan her fikir bizi bir adım daha ileriye taşıyor. Burada bizi bekleyen şey, kendi ellerimizle ördüğümüz o sessiz engellerle samimi bir yüzleşme. Kitabın her cümlesi, dış dünyadaki devasa zorlukların aslında zihnimizdeki o küçük tereddütlerin yanında ne kadar cılız kaldığını hatırlatıyor. Yol boyunca asıl meselemizin, kapasitemizi kendi korkularımızla nasıl dondurduğumuz ve adına "kısmet" deyip geçtiğimiz çoğu şeyin aslında birer "öğrenilmiş çaresizlik" durağı olduğu gerçeğiyle burun buruna geliyoruz.
Kapağına dokunduğumuz o bardaktaki balık, sadece bir çizim değil; hayatın bütününe yayılmış sığlığın ve dar alanlara hapsolmuş potansiyelimizin bir özeti sanki. Su aynı su, nefes aynı nefes; ama alan dar olduğunda ruhun büyümesi duruyor. Bu satırlar, bizi o güvenli ama boğucu bardaktan çıkarıp, yeteneklerimizin gerçek karşılığını bulacağı okyanusa hazırlıyor. Başarıyı gökten inen bir hediye gibi değil, her gün sabırla ve inatla örülen bir karakter yapısı olarak görüyoruz. Eğer biz kendi sınırlarımızı birer birer çizmezsek, başkalarının önyargıları ve geçmişin tozlu rafları o boşluğu hemen doldurup bize hayali parmaklıklar örmeye başlıyor.
"Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez" tespiti, kitabın en derinlerinde hissettiğimiz bir hakikat. Bu, havada asılı kalan bir cesaretlendirme değil; bir yeteneğin ancak rüzgarla temas ettiğinde, yani eyleme döküldüğünde gerçek olacağının ispatı. Uçurumun kenarında bekleyen o kuşun, kanatlarının gücünü anlaması için o boşluğa adım atması şart. Harekete geçmediğimiz her günün, içimizdeki o kıymetli