Bu kitabı okurken duyduğum sarsıntı, satır aralarında biriken gözyaşlarında yankısını buldu. Zihnimde tek bir soru döndü durdu: Her şeyini yitiren bir insan, ertesi gün o tarlaya hangi iradeyle yeniden adım atar? İnsan neden yaşar? Sadece nefes almak, "yaşamak" eylemini karşılamaya yeter mi? Bir ruh kaç kez enkaz altında kalıp, kaç kez o küllerden yeniden doğabilir? Beklentilerimiz, hayallerimiz ve nihayetinde avucumuzda kalan o keskin gerçeklik... Hepsi bu temel soruların gölgesinde gizli.
Yaşam dediğimiz olgu, yalnızca birbirini kovalayan günlerin toplamından ibaret değildir. Sevinç ve keder aynı kalpte harmanlanır; kazançlar, en ağır kayıplarla iç içe geçer. İnsan genellikle mutluluğun peşinde bir ömür tüketirken acıdan kaçar; oysa acı, bazen mutluluktan çok daha bilge bir rehberdir. Yu Hua, Yaşamak adlı eserinde bu gerçeği tüm yalınlığıyla, adeta çıplak bir hakikat olarak önümüze seriyor.
Kaybettiklerine rağmen yürümeyi sürdüren bir insanın hikâyesi, gösterişli sözlerle değil, sıradan anların barındırdığı o muazzam derinlikle anlatılıyor. Bir bakış, uzun bir sessizlik ya da yitip giden bir anının sızısı… Her biri varoluşun o ağır yükünü iliklerimize kadar hissettiriyor. Dilin bu denli yalın olması, kelimelerin etkisini azaltmıyor; aksine, gereksiz süslerden arınmış bu anlatım doğrudan kalbin merkezine nüfuz ediyor. Okur, yaşamın asıl kıymetinin büyük mucizelerde değil, en küçük ayrıntıların sessizliğinde saklı olduğunu fark ediyor.
Kitabın kapağını kapattığımda, o derin sessizlikle baş başa kaldığım o an; içimde sadece hüzün değil, sarsıcı bir kabulleniş vardı. Çünkü yaşamın, yalnızca sahip olduklarımızla değil, asıl elimizden kayıp gidenlerin bıraktığı o uçsuz bucaksız boşluklarla şekillendiğini anladım. Gerçek güç belki de tam olarak buradadır: Her şeyini