"Adem oğulları bir vücudun uzunları gibidir. Çünkü bir cevherden yaratılmiştır hepsi. Ne zaman ki bir uzva bir dert erişse, diğer uzuvların da kalmaz huzuru. Sen ki baskalarının mihnetinden elem duymazsın! Sana adam demek hiç layik olur mu?
Mary Shelley’nin bu eseri, benim için her şeyden önce bir terk edilme ve aidiyet arayışı hikayesidir. İnsanın en saf haliyle dünyaya gelip, sadece dışlandığı ve sevilmediği için nasıl bir yıkım makinesine dönüşebileceğini görmek sarsıcı bir deneyim. Victor’un kibri ile yaratığın çaresizliği arasındaki o ince çizgide yürürken, aslında hepimizin içindeki o "anlaşılma" arzusunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha anladım. Toplumun, kendi kalıplarına uymayanı nasıl kolayca canavarlaştırdığını izlemek, sadece bir roman okumaktan öte, bugünün dünyasına ve insan ilişkilerimize tutulmuş çok sert bir ayna gibi hissettirdi. Kendi hırslarımızın peşinden giderken neleri feda ettiğimizi ve yarattığımız değerlere karşı ne kadar sorumsuzlaşabildiğimizi düşünmek, metnin her satırında beni biraz daha derinlere çekti.
Mary Shelley’nin bu sarsıcı eseri, hırsın ve yalnızlığın insan ruhunda açtığı derin yaraları öyle bir anlatıyor ki, metin bittiğinde insanın elinde sadece bir korku hikayesi değil, ağır bir vicdan yükü kalıyor. "Modern Prometheus" vurgusu boşuna değil; ateşin sırrını tanrılardan çalan Prometheus gibi Victor da yaşamın sırrını çözmeye çalışırken aslında kendi felaketini hazırlıyor. Victor Frankenstein’ın cansız bedenleri bir araya getirerek hayat verme tutkusu, ilk bakışta bilimsel bir zafer gibi dursa da yarattığı varlık gözlerini açtığı an her şey bir kabusa dönüşüyor. Kendi elleriyle var ettiği bir canlının fiziksel görüntüsünden korkup onu kaderine terk etmesi, Victor’un aslında zekası kadar kalbinin olgunlaşmadığını açıkça gösteriyor. Bir canlıya hayat vermek sadece biyolojik bir süreç değil, o hayatın sorumluluğunu sonuna kadar taşımayı gerektirir; ancak Victor bu sınavda bizzat sınıfta kalıyor.
Yaratığın hikayesi ise insanın içini asıl sızlatan kısım. Dünyaya