"İnsanlar artık zekâ açısından yapay zekâya ayak uyduramıyor ve bir gün yapay zekâ, tıpkı bir bilgisayarın sabit diskindeki gereksiz dosyaları silmemiz gibi işe yaramaz hale gelen insan beynini tek kalemde silecek.”
"Babam bir yerden, insanların attığı kitaplarla dolu bir sandık getirmişti. Çoğunu yakıt olarak kullanıyordu ama biz birkaçını saklayıp aramızda okuduk."
"Nasıl kitaplardı?"
"Hazine Adası da vardı, Küçük Kadınlar, Peter Pan, Andersen Masalları gibi kitaplar da. Ben en çok Yeşilin Kızı Anne'i seviyordum."
"Benim de sevdiğim kitaplar."
"O bodrumu asla özlemiyorum ama kitapları yeniden okumak istiyorum."
"Şu hikâye denen şey. Gerçekten o kadar harika bir şey mi? Ben de başta insana benzer bir varlık olarak yapıldığım için yapısını biraz biliyorum. Bir zamanlar üzerinde kafa yormuştum. Fakat benim düşüncem sizinkinden farklı. Hikâyeler, düşündüğünüzün aksine insanı daha kolektif ve şiddete eğilimli yaptı. Kendi iradeleri dışında dünyaya gelen insanoğlu, anlamsız acılar çekerken hikâye adı altında bağımlılık etkisi çok büyük bir uyuşturucu icat etti. Hikâyeler üstü kapalı bir şekilde insanın çektiği ıstırabın bir anlamı olduğunu söyler. En çok inanılan iki din de tek bir hikâyeyle başlar: İlk insanın günah işlemesiyle acının başladığı hikâyesiyle. Bu şekilde insanın acılarına anlam yüklenir.
Tanrı insana sadece kaldırabileceği kadar acı verirmiş.
Yine de ben buraya kadar sorun görmüyorum. Çünkü uyuşturucuya da ihtiyaç var. Fakat hikâye insanın empati yeteneğini kullanarak insanların kendi arasında dayanışmasını sağlıyor. Aynı hikâyeye inanan insanlar, o hikâyeye inanmayanlara karşı cani ve saldırgan oluyorlar. Savaşlar çıkıyor, katliamlar gerçekleşiyor. Tüm bunlar hikâyeye inanmakla başlıyor. Yahudilerin komplo kurduğuna dair hikâye, Joseonluların depremi fırsat bilip kuyuları zehirlediklerine dair hikâye, cadıların geceleri korkunç büyüler yaptıklarına dair hikâye... Sonuçlarını hepimiz biliyoruz. Bu yüzden ben insanların benlik, varlık, bilinç ve hikâyeler hakkında anlattıklarına inanmıyorum."