“Peki sen aynı insan mısın?” sorusu geçti yıldırım hızıyla aklımdan. Her şeyin bıraktığım gibi kalmasını isteyen ben de o geçmişten neredeyse hiçbir iz taşımıyordum. Ne kafamın içindekilerin ne de üzerimdekilerin o geçmişe ait olduğunu iddia edebilirdim. Bir kök arayışıyla buraya gelip düş kırıklığına uğradığım için başkalarını mı suçluyordum? Benim ruhuma yabancılaşmış o geçmişe başkasını bekçi bırakmaya çalışmamdan öte bir anlamı var mıydı bunun gerçekten?
Birbirimize sarılarak yürümeye devam ettik. Bedeninin yakınlığı, yumuşaklığından duyduğum haz olağanüstüydü. Onun yanındayken düşünmeyi bırakıp yalın bir mutluluk hissine dönüşebiliyordum. İnsanın hayatta aşktan başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığına inandığım anlardı bunlar. Yemek, uyku, iş, para, ilişkiler, kısacası her şey sevginin yokluğunda ortaya çıkan gereksinimlerdi.
“İnsan kendiyle nasıl bir kavgaya tutuşmuş olmalı ki kimliğinin değiştiremeyeceği bir parçasını şiddetle reddetsin?”
“Boş ver,” dedi Jörg omzuma hafifçe dokunarak, “bence bütün canlılar içinde en talihsiz olanıdır insan. Başka hiçbir varlığın özüyle ilgili kaygıya kapıldığını veya doğası ile ilgili sorular sorduğunu görmedim ama biz insanlar her sabah uyandığımızda o özü ve doğayı yeniden tanımlamak zorundayız.”
Eşit olmadığımızı, olamayacağımızı çok iyi biliyorum, ancak saygı görmek adına alt tabaka insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inanan kişi, yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan bir korkak kadar eleştirdiği hak eder.