Görünen o ki, çocukluğumuz sırasında dünyaya hayret etme yeteneğimizi kaybediyoruz. Ama bu sırada çok önemli bir şeyi de kaybetmiş oluyoruz. Filozofların tekrar hayata kazandırmak istedikleri şey de budur işte. Derinlerimizde bir yerde bir şey bize hayatın büyük bir sır olduğunu söyler. Bu, düşünmeyi öğrenmeden çok önce yaşadığımız bir duygudur.
Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü. İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz, diye düşündü.
Düşüncelere gömülmüş bir halde çakıllı yolda durdu öylece. Var olduğunu çok yoğun bir şekilde düşünüp bir gün olmayacağını unutmaya çalışıyordu. Ama kesinlikle imkansız bir şeydi bu. Varoluşunu ne kadar düşünürse düşünsün, hemen yaşamın sonu olduğu düşüncesi de geliveriyordu aklına. Bunun tam tersi de geçerliydi: Bir gün yok olacağını kuvvetle hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu o zaman anlıyordu.
Bir anne, çocuğunda sadece bir sivilce ya da hafif bir soğuk algınlığı gördüğünde onun öleceğinden korktuğu zaman kaygıdan bahsederiz; ancak çocuk ciddi bir hastalığa sahipse annenin tepkisine korku adını veririz. Korku kişinin karşı karşıya gelmek zorunda kaldığı tehlikeyle orantılı bir tepkidir, oysa kaygı tehlikeyle orantılı olmayan; hatta hayali bir tehlikeye yönelik bir tepkidir.
Korunmanın dördüncü aracı geri çekilmedir. Koruyucu eğilimlerin önceki grupların ortak noktası, dünyayla mücadele etme, öyle ya da böyle onunla baş etme istekliliğidir.