Herkese selam. Bu kadar ince bir kitaba nasıl böylesine çok duygu ve yaşanmışlık sığdırılabilir, diye şaşırıyorum... Mualla… hayatla ölüm arasındaki ince çizgide yürüyen, görünürde sessiz ama derin yalnızlıkla yoğrulmuş bir ruh. Kardeşi Süreyya, ablasının intiharından sonra yıllardır yan yana olduklarını sandığı o geçmişi, şimdi kayıp bir parçayı arar gibi tekrar gözden geçiriyor. Anlatıcımız Süreyya, ablasının çocukluk ve gençlik yıllarını zihninde süzerek kendi farkındalığıyla hesaplaşıyor aslında. Bu kitap; bir kardeşin, kaybettiği ablasının varlığını -zamana yayılan anılarıyla- yokluk içinde var eden hüzünlü bir hesaplaşma. Her sayfasında fark edilmemiş sessiz bir çığlık… Kitapta bu çığlık öyle kelimelerle atılıyor ki içselleştirmemek imkânsız! Bu kitabı okuduğunuzda sadece bir hikâye değil, aynı zamanda hayatın görünmeyen çizgilerinde, bir kardeşin gözünden kayıp bir ruhun yankılanışına tanıklık edeceksiniz. Okuyun, okutturun…Kitapla kalın.
Ölmek Mualla’ya yaramıştı.
Bizim aile tatile çıkmaz. Hiç tatile çıkmayışımızın ayıbı beni utandırır, mutlaka tek başıma da olsa artık bir tatile çıkıp ailenin şerefini kurtarmalıyım der ve yine de çıkmam. Yalnız başıma ne yapayım oralarda, derim, oysa mesela nerelerde?..
Üstelik kendimi bikiniyle hayal edemem. Bir ömür oramızı buramızı saklamaya çabaladıktan sonra ansızın gündüz vakti iç çamaşırından hallice bir kılıkla, üstelik güneşin hiçbir sırrı saklamaya imkân bırakmadığı bir aydınlıkta arz-ı endam etmeyi normalleştiremem.
Şu hayatta beklenenin asla gelmeyeceği, kovalananınsa daima kaçacağı kaidesinden daha şaşmaz ve asaba halel getiren bir kaide daha var mıdır? Hayat ki rastlantısallığından ödün vermemek için en sabırlı insanı bile delirtebilir...
Ölü’m başını salladı. Ölüm başını salladı. O ki bir ömür sabırla başını