Varoluş, insanın alnına kendi rızası dışında basılmış karanlık ve mühürlü bir damgadır.
Bizi bu dar ve klostrofobik dünyaya fırlatan güç, adımıza kararlar alırken dürüstlükten tamamen uzaktı.
Şimdi herkes, sanki bu sahneye kendi istekleriyle çıkmış gibi sahte ve yapmacık tebessümlerle dolaşıyor.
İnsanlığın o kibirli, her şeyi bildiğini iddia eden silüeti, aslında derin bir hiçliğin perdesidir.
Toplum denilen o muazzam kitle, kendi acizliğini örtmek için icat ettiği kuralların kölesi olmuş durumda.
Sokaklar, birbirinin gölgesine basarak yükselmeye çalışan, maskeli ve sığ kalabalıklarla çalkalanıyor.
Her köşe başında adalet çığlıkları atılırken, arka odalarda zayıfların sessizce harcandığı bir düzen işliyor.
Tarihin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde gördüğümüz tek şey, hiyerarşinin kanlı dürüstlüğüdür.
Zeka ve farkındalık, bizi diğer canlılardan ayıran bir ayrıcalık değil, göğsümüze saplanmış paslı bir çividir.
Çünkü etrafındaki her şeyin solarak yok olacağını bilmek, yürürken sürekli kendi mezarını kazmaya benzer.
İnsanlar bu soğuk gerçeği örtbas etmek adına kendilerine yapay cennetler ve meşgaleler yaratıyorlar.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o mekanik ve anlamsız telaş, aslında bir kaçış çabasıdır.
Zaman, avuçlarımızın arasından akıp giderken, arkasında sadece hayal kırıklıkları ve sönmüş umutlar bırakıyor.
Evrenin bu dilsiz ve sağır sessizliği karşısında, insanın anlam arayışı trajik bir tiyatrodan öteye geçemez.
Yukarıda ya da aşağıda, bizi bu amansız dehlize mahkum eden her neyse, çaresizliğimizle besleniyor.
Kendi yarattığı dogmaların ve korkuların gölgesinde titreyen insan, yeryüzünün en büyük tezatıdır.
Medeniyet denilen o süslü vitrin, ilk büyük sarsıntıda un ufak olacak kadar kırılgan ve temelsizdir.