Bu kitap öyle alelade bir eser değil; içinde oturup incelenmesi gereken bir karakter barındırıyor... Günlük rutinlerinden tutun, yapıp etmelerinin her birine kadar bir altyapı seziliyor. Yusuf Atılgan adeta “Saksı değilim, bana dikkat edeceksiniz,” diyor bu kitabıyla okuruna. Aylak Adam’da da elimi uzatsam tutacakmışım gibi havada asılı bir his bırakmıştı kitabın karakteri. Anayurt Oteli de aynı şekilde.
Kitabın o iç sıkan, kafayı felç eden, kaçıp gitme isteği uyandıran genel buhranlı hali her ne kadar beni benden etse de, elimde iyi bir eser tuttuğumu düşündüm okurken.
Ay O karakterdeki amaçsızlık, idealsizlik… Sağa mı sola mı gideceğine bile karar vermemek için otomatiğe bağlanmış, takıntı düzeyindeki rutinlerine saplanmış yaşamı... Entelektüel altyapısının sıfır sıfır sıfır oluşu… Sevgisizlik, görünmezlik içinde varlığının değersizliği… Bir bıyık meselesi… Ve her birinin getirdiği sonuçlar.
Kitabı kapattığımda Oblomov okuduktan sonra aldığım karara benzer bir karar verdim: “Zebercet gibi olmayacağım.” Eğer bunu diyorsan, kendine ulu bir amaç, yaşamak için bir hedef, ideal ve erdemli kalmaya değecek bir şeyler edin dedim kendi kendime… Çünkü ipin ucundayız hepimiz; tık oradayız, hop burada. Zebercet’ten geri kalır yanımız yok; hepsi bulunduğumuz ortama ve kafaya bakar. Hepimiz, kendimizin hükümdarı ve kendi hapishanemizin hükümlüsüyüz. Tıpkı Zebercet’in Anayurt Oteli’nin tek başına iktidarı ama aynı zamanda o otelin mahkumu oluşu gibi…
Diğer yandan, kitabın karakterini oluşturan kafaya da aklım gitti… Bu Yusuf Atılgan, giderek ilgimi çekiyor ve diğer kitaplarını da okuyacağım gibi… Bir insan bu kadar anti kahraman oluşturma yeteneğine sahipse, iş var demektir… Kitap boyunca gözüne bakıyoruz yazarın, nolur bir anlık bir vicdan bir anlık bir erdem görelim de o