İçimde senelerden beri tırmandığım müthiş ve güzel bir dağın doruğuna gelmiş gibi bir duygu vardı. İçimdeki acı mı, sevinç mi, bilmiyorum. Her ne ise o bir doruktu. Oradan artık bir daha yukarı çıkamazdım. Siperdeki şu ince, zarif gölge gelinceye kadar bekleyecek, onunla birlikte doruğun son dakikalarını yaşayacaktım. Ne kadar kaldı bilmiyorum.
Yerler buz, dağlar renksiz, genel bir sarı renk ahengi ötede beride bir avuç su birikintisi etrafındaki ağaçlıklar kırçıl, cılız. Mehmet Çavuş ve ben hep rahvan yürüyen yerli küçük hayvanlar üzerinde tıkır tıkır gidiyoruz. Cehennem gibi sıcak var. Ateşten bir rüzgar bu kırçıl sarı doğanın üstünden tozları önümüze katmış götürüyor. Gök açık bir mavi. Yerler hiç tükenmiyor, saatler geçiyor, biz hala solunda dağlar yükselen bir tür düzlük içinde çalkana çalkana gidiyoruz. Ne ıssız ve insansız, tekdüze, sonsuz bir dünya. Ne rengi ne hayatı ne çeşitliliği var.
"Gizli lanetler"den biri vardı ki, kazanmaya bu kadar alışılınca zorunlu olarak onu küçümseme eğilimi doğuruyordu: Bu, kesinlikle yenilmezlik duygusundan kaynaklanıyordu.