Hale

sonbahar
Dirseklerimi pencereye dayadım,gökyüzüne baktım.Hava güneşli olacaktı besbelli.Sonbahar gelmişti:her şeyin renk değiştirip öleceği nazlı,serin mevsim.Sokaklarda başlamış gürültü beni dışarıya çağırıyordu:Attığım her adımda taban tahtaları esneye bu boş oda,ıslak ve korkulu bir tabuttu sanki.
Reklam
Bir münzevi mi? Hayır;bir acayip yaratık demeliyim.Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor.Hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor.
Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk "entelektüel" i,Türk aydını,Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir.
-Kadınlarınız niçin yalnız benden kaçıyorlar? -Yabansınız da ondan, beyim. Bu "yaban"lafı,beni,önce çok kızdırdı. Fakat, sonra anladım ki, Anadolulular,Anadolu köylüleri tıpkı eski Yunanlıların kendilerinden başkasına "barbar" lâkabını vermesi gibi her yabancıya yaban diyorlar.
Kuşlar nasıl sevişir? Kediler nasıl sevişir? Biliyorum.Lâkin, bu köy halkının nasıl seviştiklerini tahmin edemiyorum. Bizim gibi, göz göze bakışırlar mı? El ele tutuşurlar mı? Dudak dudağa gelirler mi? Okşayışları nasıldır? Kalbin, bir süt çanağı gibi kabarıp taştığı dakikada, ağızlarından çıkan sesin anlamı ve ahengi nedir?
Reklam