Yazıma öncelikle Alman düşünür Theodor Adorno'nun, İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetinden sonra söylediği o meşhur sözüyle başlamak istiyorum: "Auschwitz'ten sonra şiir yazmak barbarlıktır."
Bu söz; insanlığın onurunun ayaklar altına alındığı, akıl almaz vahşetlerin yaşandığı bir dünyada, hiçbir şey olmamış gibi salt güzellikten ve estetikten bahsetmenin ahlaki bir çöküş olduğunu yüzümüze çarpar. Bugün belki bir dünya savaşı yaşamıyoruz ama bizler de okuduğumuz kitapların sayfaları arasına saklanıp dışarıdaki kan dondurucu gerçekliğe sağır kalamayız. Sanat ve edebiyat, gerçek dünyadan uyuşturucu bir kaçış alanı değil; aksine bu karanlıkla yüzleşmemizi ve tepki vermemizi sağlayan bir güç olmalıdır. Eğer okuduklarımız bizi dışarıdaki adaletsizliğe karşı daha duyarlı kılmıyorsa, o kelimelerin ne anlamı var?
Çünkü ülkemizin son hâli içler acısı; her yerde bir şiddet haberi, kadına şiddet, darp ve linç haberleri yayılmakta. Toplumsal çürüme köküne kadar indi ve artık bu dişin çekilmesi gerekiyor. Bu tartışma konusu açılınca çözüm olarak hemen "cezaların caydırıcı olmadığı" öne sürülüyor. Ancak kriminoloji (suç bilimi) bize asıl caydırıcılığın cezanın "ağırlığında" değil, "kesinliğinde" olduğunu söyler. Dünyaya baktığımızda bunun kanıtlarını net bir şekilde görürüz: Hapishane koşullarının en ağır olduğu, güvenlik güçlerinin en sert müdahaleleri yaptığı Meksika ve Brezilya gibi ülkelerde cinayet oranları ve halkın kendi adaletini aradığı "linç kültürü" zirvededir. Keza idam gibi en ağır ve geri dönüşsüz cezaların aktif olarak uygulandığı İran gibi ülkelerde bile şiddet sarmalı çözülebilmiş değildir.
Demek ki sorun sadece yasaların satır aralarında yatmıyor. Peki bu sorun nasıl çözüme kavuşturulabilir? İş sadece aileye mi düşmektedir; yoksa topluma mı, ya da bireye