Fidan Hanım eline aldığı bir mumla birlikte geçmişine, gençliğine ve adım adım şekillenen hayatına doğru bir yolculuğa çıkar. Hatıralar artarda gelir. Ablasının çok genç yaşta yaptığı evlilik ve bu evliliğin kısa sürede yürümez hâle gelmesi, Fidan’ın ailesinde derin izler bırakır. Fidan’ın hayatında da hep bir eksiklik duygusu olarak yer eder.
Anne ve babasının yıllarca sakladığı sırlar bir bir ortaya çıktıkça, Fidan ailesinden daha da uzaklaşır. Bu uzaklaşmanın ardından annesinin yerine koyduğu anneannesi Maide Hanım, onun hayatında Fidan’ın hem sığınağı hem de ayakta kalma sebebidir.
Hayat, Fidan’ın karşısına bir tesadüf sonucu Han’ı çıkarır. Han, onun için gerçek anlamda “hayatının aşkı” olur. Severek evlenirler ve henüz hayatlarının baharındayken, en güzel günlerini yaşayacaklarına inanırlar. Ancak tam da her şey yoluna girmişken, Han’ın başına gelen talihsiz bir olay tüm dengeleri altüst eder. Mutluluk yerini acıya, umut yerini uzun bir bekleyişe bırakır.
Aradan geçen yirmi yılın ardından, Han’ın başına gelen bu olayla ilgili bir çözüm yolu ortaya çıkar.
Fidan Hanım’ın hikâyesi; acıların peşini bir türlü bırakmadığı, hüzünle yoğrulmuş bir hayatın hikâyesidir. Ama tüm bunlara rağmen onun en güçlü yanı, ne yaşarsa yaşasın dimdik ayakta kalmayı başarmasıdır.
Bu hikâyeyi özel kılan şeylerden biri de gerçek bir hayat hikâyesinden esinlenmiş olmasıdır. Okudukça, yaşananların kurgu olmadığını bilmek, anlatılan her acıyı daha derin, daha gerçek kılar. Fidan Hanım’ın hikâyesi; kayıpların, bekleyişlerin ve suskunlukların hikâyesi.
Kitabı okumaya başladığımda ise beni en çok zorlayan nokta, hikâyenin hangi zaman diliminde geçtiğine dair net bir bilginin verilmemesiydi. Bu belirsizlik, okuma sürecinde zaman zaman yorucu oldu.
Yaşananların etkileyici olmasına rağmen, hissiyat